1960'lı yıllardan itibaren islamcı edebiyatçıların nitelik ve nicelik açısından gelişme içinde olduğu görülüyor.Ancak geniş islamcı kitleler “edebiyatçı duyarlılığına” sahip bu yazarlara çok da sıcak yaklaşmıyorlar.
Müslüman sanatçı yatak odasına girmeli mi? İslami kesimlerin sanat ve edebiyat çevrelerinde ne zamandır böylesi sorular da soruluyor. Bu çevrelerin en tanınmış öykücü ve tanınmış öykücü ve denemecilerinden Rasim Özdenören'in yanıtı ise kimilerini şok etmeye yeterli: “Giremez diye bir yasak yoktur. Gerekirse girer. Ama görmesi gerekeni görür.”
Türkiye'de Müslüman yazarlar konularını doğrudan doğruya İslam'dan olmak zorunluluğunu aşmış durumdalar. Naatlar, kasideler, siyerler artık edebiyat tarihi ile ilgili olanlar tarafından okunuyor, belki de yazılıyor. Doğa, kadın, çocuk... kısacası toplum, bütün yönleriyle İslamcı yazarların ürünlerinde yer alıyor. Ama bu yazarlar söz konusu tercihleriyle birçok riski de göze alıyor. En başta geleni de anlaşılamamak, yadırganmak...
Beklentilerin farklılaştığı yer. Rasim Özdenören, İslamcı kitlenin büyük çoğunluğu tarafından ele aldığı konularla, kullandığı “Öztürkçeye kaçan” diliyle ve estetik kaygılarıyla uzun süre “varoluşcu” olarak nitelenmişti. Çünkü İslamcı yazarların yoğun bir şekilde ortaya çıkarmaya başladığı 1960'lı yıllardan başlayarak İslami kesimler de yoğun bir politikleşme süreci içine girmişti. Özdenören sorunlarını şu sözlerle ortaya koyuyor: “Politikleşen Müslüman kitlelerin belli beklentileri var. Ama bizimde var. Sonuçta bizim ürünlerimiz onların beklentilerine cevap verecek nitelikte değil.”
Ancak arada sırada da olsa karşılıklı beklentilerin çakıştığı anlar yok değil. Sözgelimi bazı şairlerin bambaşka kaygılarla yazdığı şiirlerden bazı mısralar, bir bakıyorsunuz en politik mitinglerde slogan olmuş, en mücadeleci kartpostallara basılıvermiş. Bu çakışma anlarının mağdurları da şairlerden başkaları değil. Şair Erdem Beyazıt dizelerinin sloganlaşması karşısında neler hissettiği konusundaki sorumuzu şöyle yanıtlıyor: “mahçup oldum. Bunun beni fazla heyecanlandıracak bir yönü yok. Ama ne yapalım, benim dışımda gelişen bir olay...”
Sıradan vatandaş tarafından anlaşılamamak sorununa eklenen başka şeyler de var. Örneğin, Edebiyat adlı dergiyi çıkartmadan önce geniş bir abone kampanyasına girişilmiş.İlk sayının ardından da şikâyet mektubu, telgrafı, telefonu yağmuruna tutulmuşlardı. Şair M. Akif inan, bir mühendis dostlarının yakınmalarını aktarıyor: “Çok kızmıştı. 'Allahtan korkun, nedir nedir bu çingene dili? Milleti rahatsız etmenin gereği ne? Ben şimdi bulunduğum abonelere ne derim?' diyordu. Halbuki biz okuyucuyu rahatsız etmek için çıkartmıştık dergiyi.”
Önce düşünür, sonra edebiyatçı. Daha aşırı örnekler de veriyor Nokta'nın konuştuğu İslamcı yazarlar, Necip Fazıl, Büyük Doğu dergisinde Nuri Pakdil'in bir şiirini “şerh düşerek” yayınlamamış mıydı? “noktasız, virgülsüz, alışmadığımız bir tarzda ama bir şeyler de söylüyor...” Bir öyküsünü götürdüğü İslamcı dergi yönetmeni, Rasim Özdenören'e “Yahu ben seni aklıbaşında bir adam bilirdim. Bu nedir?” dememiş miydi?
Bu örnekleri uzatmak mümkün ancak her şeye rağmen birçok İslamcı edebiyatçı eskiye oranla bugün yaygın kabul görmüş durumdalar. İlk akla gelen isimler ise Sezai Karakoç, geçenlerde genç yaşta ölen Cahit Zarifoğlu, Rasim ve Alaaddin Özdenören kardeşler, Erdem Beyazıt, M. Akif İnan, Nuri Pakdil , Arif Ay... Ne var ki, bu isimlerin çoğunun ortak noktası edebiyatçılıklarından çok, önce, düşünce yazılarıyla İslami kesimlerde kabullenilmiş olmaları. Edebiyatçılıklarıyla anımsanmak ise çok sonraları gerçekleşiyor. Kimileri ise bu şansa kolay kolay ulaşamıyorlar. Solculuktan 1974'te İslamcılığa geçen İsmet Özel bunun en belirgin örneği. Bir iki istisna dışında şiirlerini “sol” aydın kesimin okuduğu dergilerde yayınlatan, şiir kitaplarını Adam, İmge gibi yayınevlerinde bastırılan Özel, nihayet yakınlarda Erbain adını verdiği şiir seçmelerini İslami bir yayınevinde bastırdı. Oysa Özel'i İslami kesimler Üç Mesele, Zor Zamanda Konuşmak, Taşları Yemek Yasak gibi deneme kitaplarından, günlük gazetelerdeki yazılarından tanıyor ve oldukça da takdir ediyorlar.
Kendi okurunu kendin yarat. İslamcı edebiyatçıların pek çoğunun ortak noktası büyük kentlere yükseköğrenim için gelmiş kasaba kökenli kişiler olmaları. İslami kültürün yanısıra evrensel kültürü de yakından izliyor ve özümsüyorlar. Türk edebiyatından beğendikleri isimler sorulduğunda Turgut Uyar, Cemal Süreyya, Edip Cansever, Attila İlhan, Bilge Karasu, Ataol Behramoğlu gibi kendilerinden oldukça farklı düşünen yazarları bir çırpıda sayıyorlar. Kaygıları alışılagelmiş kolaycı kaygılardan bir hayli uzak olan İslamcı yazarların en önemli sorunu kuşkusuz okurunu yaratmak. Çünkü "hazırda böyle bir okur kitlesi yok." M. Akif İnan şunları söylüyor: "Biçimimizden, kullandığımız dile kadar yadırgandık. Biz bu estetiğe sahip çıkacak nesli kendi gayretlerimizle bulduk." Rasim Özdenören ise bu "yaratılan" okuyucunun profilini şöyle çiziyor: "Liselerde, imam hatip liselerinde, üniversitelerde okuyan bir gençlik kitlesinden ilgi bulduk. Okur kitlemiz de bunlardan oluştu." Sonuçta ortaya çıkan tablo, taşra kökenli büyük kentte yaşayan İslamcı yazarların, kendileri gibi büyük şehirlere sonradan yerleşmiş ama, "entelektüel kaygılar da taşıyan" genç İslamcılar tarafından benimsendiklerini gösteriyor.
İslami edebiyat var mı? İslamcı edebiyatçıların önündeki en büyük tartışma konularından biri de yaptıkları işin ne olduğunu tanımlamaktan kaynaklanıyor. Çevresinde "gizli şair" olarak nitelenen, Zaman gazetesi Yayın Danışmanı Nabi Avcı'ya göre "İslami bir edebiyattan söz edilebilir. Ama bunun yazarlarının illa Müslüman olması şart değil." Avcı, son yıllarda İslami edebiyatın en önemli eserinin Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm'ü olduğunu söylüyor. Bu tanımın içinde İslamcı bazı yazarların dışında Oğuz Atay, Cevat Çapan, Hilmi Yavuz, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi isimlerin bazı yapıtlarının mutlaka sokulması gerektiğini savunuyor. Çünkü Nabi Avcu'ya göre "İslami edebiyat," yerli edebiyattır. Bu ülkede Müslümanların da yaşadığını dile getiren edebiyattır." M. Akif İnan'a göre ise "İslami edebiyat, Müslüman yazarların yaşananlara İslami duyarlıkla tanıklık etmesi, toplumun bu duyarlıkla anlatılması anlamına gelmelidir." Özdengören çok açık ve net konuşuyor: "İslam benim için bir ideoloji değil bir dindir. İslami edebiyat diye bir şeyin olduğunu sanmıyorum. Bizim yaptığımıza illa bir isim konmak gerekirse Müslümanların yaptığı edebiyat denebilir."
Kardeşi Alaaddin Özdengören de geçmişle ilgili bir özeleştirisiyle ağabeyinin görüşlerini açıyor: "70'li yıllarda Türkiye'de politik hayat çok yoğundu. Kendi inançlarımız doğrultusunda ve farkında olmadan bu politik davanın içine girmek zorunda kalmıştık. Kendi açımdan sanat ve edebiyattan uzaklaşıp, günü birlik politika ve eylemciliğin içine girdiğimi söyleyebilirim. Ardında bunun yanlış bir karar olduğuna inandım. Boşa gitmiş, harcanmış bir emek olarak kabul ettim."
İslamcı yazarların sorunları, kaygıları diğer edebiyatçılardan pek farklı görünmüyor. Ama nedense Türkiye'de bir kitapçı dükkanında Nazım Hikmet ile Sezai Karakoç'un, Bilge Karasu'yla Rasim Özdengören'in kitaplarını aynı rafta görebilmek çok çok zor. Belki de olanaksız.