22 Kasım 2008 Cumartesi

Üye Girişi





< Geri

Bir kültürel mücadele alanı olarak İslami edebiyat

Kenan Çayır

Sosyal hareketler ve roman gibi edebi anlatıların ilişkisi yakın zamanda farklı araştırmalara konu oldu. Bu araştırmalarda kolektif bilincin yaratılması, ortak duyguların ifade edilmesi, ideolojik sınırların çizilmesi ve kimliğin kurgulanmasında romanların rolüne işaret edilmekte başlandı. İslami edebiyat ile İslami hareketler arasındaki ilişki de bu açıdan incelenmeye değer. İslami edebiyat, Müslüman toplumların tarihi göz önüne alınarak çok gerilere kadar götürülebilir. Ancak yazıda kullanacağım İslami edebiyat kavramı, ‘70'lerin sonralarında Türkiye'de İslami hareketlerin yükselişine paralel olarak çıkan edebiyatı anlatıyor.

İslami edebiyat, İslami kesinlerin bir edebiyatçı olan Ebubekir Eroğlu'nun tanımlamasıyla “Müslüman muhayyileden doğmuş edebiyat”tırAncak 1970'lerin İslami uyanış ortamındaki bu ‘muhayyile', önceki dönemlerden farklı, yeni bir edebi duruşa denk düşer. Şiir ve roman gibi edebi türler İslami içerik ile bezenmeye başlar bu dönemde. Şiir, İslami çevrelerce yazılan ve benimsenen bir tür olduğu için zorluk çıkarmaz. Ancak Batılı bir tür olan ve ‘bireyin mahrem dünyasını ifşa eden' roman, İslami çevrelerde yazılmamakta, eleştirel bir tutumla karşılanmaktadır. Buna rağmen İslami hareketlerin yükselişiyle birlikte romana karşı olan turumun da değiştiğini görürüz.

Dil ile yapılan cihat

1970'lerin sonlarına doğru Mustafa Miyasoğlu, Hekimoğlu İsmail ve Ahmet Günbay Yıldız gibi yazarlar tarafından, romanın İslamı anlatmakta önemli bir araç olabileceği dile getirilmeye başlar. Ancak romana İslami bir meşruiyet zemini bulmak da gerekir. Bu konuyu o dönemlerde Miyasoğlu, bir hadisi gündeme taşıyarak çözmeye çalışır: ‘Ka'ab bin Malik, ‘ya Rasulallah, şiir hakkında ne buyuruyorsunuz?' diye sorar. Peygamberimiz de ‘Mümin kılıcıyla da, diliyle de cihat eder' buyurur. Şiir için böyle buyruluyorsa, öteki türler için nasıl bir sonuç çıkarılması gerektiği açıktır”. Görülüyor ki genelde edebiyat, özelde roman dil ile yapılan bir cihat olarak meşrulaştırılır o dönemde. Miyasoğlu, her şeyin Batılılardan aktarıldığı bir dönemde romanı itham etmeye gerek olmadığını bu türün anlatım imkanlarından yararlanmak gerektiğini ileri sürerek romanı araçsallaştırır. Burada Türkiye'deki İslami aktörlerin, modernliğin bilim, teknik tatil anlayışı gibi farklı ürünlerine karşı takındığı tavrın izlerini görürüz. İslami aktörler modernliğin diğer ürünlerinde olduğu gibi romanı da İslamileştirme çabasındadır.

İslami çevrelerde roman yazımını tetikleyen etkenlerden biri de İslami hareketlerin Batılılaşma sorununa ve Cumhuriyet dönemine bakışlarıdır. İslami yazarlar, Batı'yı körü körüne taklit eden tiplerin Tanzimat yazarlarınca eleştirilmesine olumlu bakarken, Servet - i Fünun ile başlayan dönem edebiyatının “yanlış ilişkileri, yasak aşklar özendiren tavrından ötürü (...) aile ve toplumun ahlaki yapısında bozulmaya yol açtığı”nı ileri sürerler. Özellikle Cumhuriyet dönemi edebiyatçılarına birkaç istisna dışında homojen bir bakışı vardır İslami yazarların. Halide Edip ve Yakup Kadri gibi yazarlar, tamamen Batılı değerleri benimsedikleri ve dini şahsiyetleri karaladıkları için ağır bir dille eleştirilir. Marksist yazarlar da bu eleştiriden nasibini alır: “Marksist eğilimli yazarlarda Batı yakasında yer alarak, Marksizmi eserlerinde bir propaganda aracı olarak kullanmışlardır. Orhan Kemal, Fakir Baykurt gibi romancılar Anadolu insanının geleneğini ve değerlerini istismar ederek kendi ideolojileri doğrultusunda kullanmışlardır.”

Dolayısıyla roman, İslami yazarlarca Batılı yaşam tarzının ve ideolojilerin halka empoze edildiği bir araç olarak görülmüş, Türk toplumunda var olduğu iddia edilen toplumsal / ahlaki sorunların kaynaklarından biri olarak sunulmuştur. Bu tablo karşısında İslami roman, “romana karşı romanla taarruzdayız” şeklinde bir iddia ile ortaya çıkmıştır. Başka bir deyişle İslami çevrelerce roman, bir kültürel mücadele alanı / aracı olarak kabul edilmiştir; yani İslam, modernlik, medenilik, Batıcılık gibi kavramlar üzerine, homojen bir şekilde algılanan Cumhuriyet romanının anlatısına karşı verilen bir mücadele aracı...

Hidayet Romanları

Bu tür bir algılama temelinde yazılan ilk roman Hekimoğlu İsmail'in “Minyeli Abdullah”ıdır. Romanda yazar, “Batılılaşmış” Mısır'ın Minye kentinde yaşayan dindar Abdullah aracılığıyla sosyalizm, modernleşme, Batılılaşma üzerine fikirlerini sunar ve cihad, İslami ekonomi ve İslami düzen gibi kavramlar aracılığıyla sorunlara çözüm getirir. Hekimoğlu İsmail'i Şule Yüksel Şenler, Mustafa Miyasoğlu, Ahmer Günbay Yıldız gibi birçok romancı takip etmiştir. '70 ve '80'lerde yazılan romanları yekpare bir yapıda ele almak zor. Bunların arasında Miyasoğlu gibi edebi kaygıları ön plana çıkarıldığını ileri süren romancılar vardır. Ancak bu dönemde yazılan romanların çoğu, İslami kesimlerde hidayet romanı olarak adlandırılan bir kalıp roman türüdür. Bu romanlar kolay okunan, olay örgüsü kalıpları benzer, tezli, popüler romanlarıdır; 1980'li yıllarda İslami kesimlerde çok fazla ilgi görmüştür.

Hidayet romanlarının kurgusu İslami ve Batılılaşma yaşam tarzlarının mücadelesine dayanır. İslami yaşam tarzı, modern hayat karşısında sıkça dışlanan, adaletsizliğe uğrayan ama yılmayan, faziletli Müslüman karakterlerle sembolize edilir. Diğer tarafta ise Batılılaşmış, dejenere olmuş modern bir yaşam süren mutsuz tipler vardır. Batılılaşmış yaşam biçimi içki içmekle, flört etmekle, dans etmekle temsil edilir. Ortam genelde üniversite(ler) gibi modern kent mekanlarıdır, zaman ise ağırlıklı olarak 1980'ler. Yazarlar iki yaşam tarzını / karakteri bir vesileyle karşılaştırarak, belirli bir İslami anlayış ile sterotipik şekilde dejenere olarak kurgulanan modern yaşam biçimi olarak kurgulanan modern yaşam biçimi arasında diyaloglar oluşturur. Bu kurgu içersinde dönemin modernlik, gericilik, laiklik, başörtüsü gibi tartışmalı birçok konusu romana aktarılmış olur.

Alternatif Modernleşme

Hidayet romanlarının yazarları, kahramanları aracılığıyla ya da çok defa romana dışardan müdahale ederek güncel tartışmalar hakkındaki mesajlarını iletirler. İletilen mesaj ise açıktır: Batılılaşma sonucu şekillenen modern yaşam tarzı, insanlara mutsuzluk getirmiş, toplumsal ahlakın çökmesine sebep olmuştur; Müslümanlar, Cumhuriyet'in modernleşme tezinin aksine “gerici” değildir, “ilim ve din” bir arada bulunabilir; modern toplumun sorunlarının çözümü İslam'dadır; romanlarda, kadın-erkek ilişkilerinde kontrollü olma ve örtünme ile sembolize edilen İslami yaşam tarzını seçen karakterlerde görüldüğü gibi İslam, mutluluğun kaynağıdır. Sonuçta hidayet romanlarında, Cumhuriyet romanında yanlış temsil edildiği iddia edilen İslam ve İslami kimlik yeniden sunulur okuyucuya. Bu çerçevede dışladığı söylenen modernleşme anlatılarına karşı üretilen metinlerdir.

İslami hidayet romanlarının bir “alternatif modernleşme projesi”ni dile getirdiği söylenebilir. Ancak bu projede yazarlar, İslami kimliğin dışındaki kimliklere bilinç alanı tanımaz. Nitekim hidayet romanlarında Batılılaşmış hayat tarzını benimseyen karakterler, sonunda İslam'ın yolunu seçer. Bu romanlara hidayet romanı adının verilmesinin tek sebebi romandaki birçok kişinin hidayete erdirilmesidir. ‘80'li yıllara damgasını vuran hidayet romanlarındaki keski “biz ve onlar” söylemi ve toplu hidayet sahneleri, bu yılların hakim İslami söyleminin toplumu toptan dönüştürme idealini yansıtır.

‘80'lerin Sonu

İslami romanların kurgusu ve içeriği 1980'lerin sonlarına doğru yine İslami kesimden sonlarına doğru yine İslami kesimden edebiyatçılar tarafından eleştirilmeye başlandı. Örneğin M. Emin Ağar bu romanlara “yeşil dizi” adını verdi, “estetik değer taşımayan”, “Müslümanların ezilmişliğinin tezahürlerini yansıtan” bu romanlarla ne dinin ne de romanın gelişebileceği ileri sürdü. Bu eleştiriler, İslami kesimlerde önemli dönüşümlerin yaşandığı 1990'larda da devam etti.

1990'larda ‘80'lerin İslami aktörleri üniversitelerden mezun olup, modern meslekler edindiler. Artık İslamcılık gündeme İslami tatil anlayışı, İslami televizyonlar ve tesettür defileleri ile gelmeye başladı. Ancak yeni meslekler, yeni deneyimler İslami kesim ve kimlik içinde yeni iç çatışmaların ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu dönemde eleştiriler, üniversitelerden mezun olan ancak başörtüleri sebebiyle çalışamayan kadınlar geldi. Özellikle Cihan Aktaş ve Halime Toros'un öykülerinde kadınların hayal kırıklıkları anlatılır, İslami erkek modeli eleştirilir. Artık ‘80'lerin “biz” söylemi ve kolektif bütünlüğü bozuldu.

Son zamanlardan açıkça 1980'lerin İslami anlayışlarını eleştiren romanlar kalem alınmaya başlandı. Bu romanların sayısı henüz hidayet romanları kadar fazla değil, ancak İslami hareketi, hareketin içinden sorgulayan romanların sayısı günden güne artıyor. Ahmet Kekeç'in 28 Şubat sürecindeki eleştirel eski bir İslamcı karakterin öyküsünü anlattığı “Yağmurdan Sonra” bu romanlardan biri. Hidayet romanlarının aksine bu romanda Müslüman karakter evliliğinde mutsuz, dükkanına gelen kızları görünce heyecanlanan bir tip olarak tasvir ediliyor; romanda 28 Şubat sürecine giden yola Müslümanlar da eleştiriliyor. Mehmet Efe'nin “Mızraksız İlmihal” romanda, ‘80'li yıllarda devrim hayalleri kuran devrimci İslamcı erkek karakter âşık olup hayatın içine girdikçe “Bu parka bana ağır geliyor... Parkayı çıkartmak istiyorum,” diye bağırıyor. Bu karakter günümüzde artık “milli görüş gömleğini çıkardık”larını ilan eden genç nesil Müslüman siyasetçilerin habercisi. Sonuçta bir edebi tür olarak roman “kimliğin gözden geçirilmesi, nereden geldik nereye gidiyoruz” sorularına cevap verilmesi açısından İslamcılığın ortaya çıkışında olduğu gibi dönüşümünde de önemli bir rol oynamaya devam ediyor.

Milliyet Sanat Dergisi, Ağustos 2005, Sayfa: 88 - 89
idefix'te     ya da HAVALE ile alışveriş yapabilirsiniz.

Lütfen kendinizi tanıtın.
E-Posta
Şifre
 
Şifremi unuttum 

» Üye olmak istiyorum
« Kapat