22 Kasım 2008 Cumartesi

Üye Girişi





< Geri

Hayatta ama ağır yaralı

Geçtiğimiz yayın sezonunu değerlendiren edebiyatçılar, kağıt zamlarına, sansüre ve baskılara rağmen “kahramanca” direnildiğini vurguladılar.

“Kitapların yakıldığı, imha edildiği, dergi, gazete ve kitapların yasaklandığı, toplatıldığı, gasp edildiği; yazarların gazetecilerin gözaltına alınıp tutulduğu, mahkemelerde süründürüldüğü; okumanın, yazmanın neredeyse lanetlendiği; okunmaması, yazılmaması için her tür ekonomik, politik ve toplumsal baskı yapıldığı bir ortamda, eğer hala birileri çıkıp da bir şeyler yazıyorsa, bu yazılanlar yayınlanıyorsa ve yayınlananlar okurla buluşuyorsa, ben bunu direnç ve başarı olarak niteliyorum.”
Gazeteci-yazar Zeynep Oral, geçtiğimiz yayın sezonunu değerlendirirken söylüyordu bu sözleri. Oral'ın tespitleri sezon boyunca doğrulanmakla kalmamış, çoğu kez gündemi bile oluşturmuştu. ANAP hükümetinin kağıda birbiri ardına zamlar, zaten önemli bir darboğazla karşı karşıya olan yayıncıları getirip uçurumun kenarına bırakmıştı. En kabadayı kitabın üç beş bin sattığı, bir kitabın birden fazla baskı yapmasının giderek “mucize” haline dönüştüğü bir ülkede, bunlar kafi değilmiş gibi, kitaplar toplatılıyor, dağıtım engelleniyor, kısaca kültür hayatının bütün nefes boruları usta(!) manevralarla tıkanıyordu. Ancak tüm bu olumsuz koşullarda rağmen Oral'ın deyimiyle “direnç ve başarı” gösterenlerde vardı. Şair Refik Durbaş, böylelerini kahraman olarak nitelendiriyor ve şöyle diyordu: “Böyle bir ortamda yazarlar yazabiliyorsa, yazarları da, yayıncıları da ‘kahraman' ilan etmek gerekir.”
Kültür dikiş tutmuyor. Evet, hiç kuşkusuz böyle ‘kahramanlar' da vardı var olmasına ama bakalım bu siyasal ve sosyal sansür ortamında ve bunlara tuz-biber eken devletin tekelci yayın politikası karşısında acaba daha ne kadar dayanacaklardı? Peki koca bir yayın sezonu nasıl geçmişti?
Gösteri Dergisi Yazı İşleri Müdürü Hamdi Çağdaş, üç aşağı beş yukarı Zeynep Oral' ın görüşlerini paylaşıyordu. Çağdaş' a göre, “Geçen mevsim, yayın dünyasında yaprak dökümünün giderek hızlandığı bir sonbahar gibiydi. Birbiri ardına gelen yasaklamalar, kitap toplatmalar; ülkemizin en düzenli işleyen tek müessesinin ne olduğunu bir kez daha gözler önüne sermişti.”
Ancak, Hamdi Çağdaş'ın “genç” yayınevlerine ilişkin görüşleri, madalyonun bir de öbür yüzü olduğunu düşündürüyordu haklı olarak. “Genç yayınevleri tecrübelilere göre dudak büktüren, sonra hayrete ve giderek dehşete düşüren yayınlar yaptılar. Gençlerin araştırmalarını, genç yazarların gençlerden yaptıkları çevirileri bunlar yayınladılar. Tarihimizde ışık tutacak anıları ve eski yazarların yeni yazıyla basımlarını bunlar yaptılar. Cesaretin ödülünü de bunlar kazandı doğal olarak.”
Çağdaş'ın “cesur” sıfatıyla tanımladığı bu yayıncılar, aslında Refik Durbaş'ın “kahramanlarından” başkaları değildi…
Ölmeyecek kadar yaralı. “Son yayın dönemini, yayıncılığın aldığı maddi-manevi ağır yaralardan söz etmeden değerlendirme çabası, tek kelimeyle abes olur.” Eleştirmen Füsun Akatlı da geçtiğimiz yayın dönemi için ilk belirlemelerini böyle yapıyor ve şöyle devam ediyordu: “Dönem; kağıt fiyatlarına, özgür düşüncenin gelişimine sekte vurmak amacını taşıdığı kuşkularını pekiştiren ağır zamların yapıldığı bir dönemdir.
Dönem; uygar demokratik ülkelerin ancak karanlık ortaçağlara paralellik kurarak anlamlandırılabilecekleri karanlık bir yasanın -Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Yasası'nın- yürürlükte olduğu bir dönemdir. Bütün bunlara karşın ve bunların ışığında (karanlığında demeliydim aslında) yayıncılık ‘artık ölmeyecek kadar yaralı'dır ve edebiyat hala hayattadır.”
Akatlı, bu arada son zamanlarda hayli gündemde olan bir başka konuya daha değinmeden edemiyordu; “Çok satan kitaplar listelerinde başları edebiyat dışı kitapların tutuyor olması, gazeteci-yazarların edebiyatçılardan daha çok okunması gerçeği beni rahatsız etmiyor. Edebiyatçılar, karşılarına kimi/kimleri alacaklarını iyi bilmeliler. Bu herhalde, Erbil Tuşalp ya da duygu Asena olmamalıdır.”
“Bir ölür bin doğarız/Devlet bizden usanası.” Şair ve gazeteci Ahmet Oktay'ın yaklaşımları da diğerlerinden pek farklı değildi. Oktay, diğer edebiyatçıların zikrettikleri sorunların da altını çizerek, “yayın dünyasındaki canlılıktan” söz ediyor ve toz-duman arasında ihmal edilen bir başka noktaya da dikkat çekmekten kendini alamıyordu:
“Bu zor koşulları hiçe sayarak yeni kuruluşlar hala devreye girmeyi göze alabiliyorlar. Bu hiç kuşkusuz sevindirici bir olay. Ancak, hemen belirtilmesi gereken bir nokta var: Yazın/kültür dergileri açık bir zorlanma içindeler. Kapanma tehlikesiyle yüz yüze olanlar da var. Popüler dergiciliği zorlayan, içeriği daha derin bir kültürel düzey gerektiren bu dergileri okur yaşatma yolları bulmalıdır.”
Okunanları okunmayanları, yasaklanıp yasaklanmayanlarıyla iyi kötü bir yayın sezonu geçirmiştik. İktidarın belirleyici tavrı, bizzat kendi yapısı üzerindeki kuşkuları yoğunlaştıran, Refik Durbaş'ın hayli ilginç bir ama bir o kadar da acıklı önerisi kültür ve düşünce dünyamızı bir bakıma ameliyat masasına yatırmayı da içeriyordu:
“Bir öneri: Gazetelerde, dergilerde ‘En çok satan kitaplar' köşesi yerine, bu karanlığa karşı: ‘Yeni çıkan, dağıtılamayan, yakılan, muzır bulunan, yasaklanan, okurun eline geçmesi tehlikeli kitaplar köşesi' oluşturulsa, kim ne yazar kime ne yazar?..”

“Kadının Adı yok” için ne dediler?

Yılın en flaş kitabı kuşkusuz Duygu Asena'nın anlatısı “Kadının Adı yok “ oldu. Tam 40 baskı yapan ve sonunda “muzır bulunan” kitap en çok satan kitaplar listesinde de rekor sayılacak bir süre birinci sıradaki yerini korudu. Kitap için çok şeyler söylendi, yazılıp çizildi. İşte bunlardan bazıları:

“Dünyada en sevdiğim ve merak ettiğim konuların başında ‘kadın' gelir. Bu kitap benim için o dünyaya açılan önemli bir pencere.”
Refik Erduran

“Romanda evlilik, aile yapısı kınanıyor. Bu açıdan bana sempatik gelmedi. Çizilen tip Türk örf ve adetlerine aykırı.”
Hülya Koçyiğit

“Son derece severek, bir saniyede okudum.”
İmren Aykut

“Kadının Adı yok yürekli bir eser. Türkiye'de daha önce bu kadar yürekli eser yayınlanmadı.”
Çetin Altan

“Öyle bir kitap hakkında sorulan soruya cevap vermem.”
Latife Tekin

“Kadının Adı Yok romanının yazarını ayıplamak yerine sorunu teşhis edip toplumun yapısını ona uygun değiştirme yönünde çaba göstermek gerek. Yoksa bir süre sonra erkeklerin de adı kalmayacak!”
Fehmi Koru

Ahmet Oktay'ın seçtikleri:

“Ocak-Haziran 1988 itibariyle çeşitli alanları kapsayan ve okuyabildiğim kitaplar arasında önemsediğim bazı yapıtların adlarını aşağıda belirteceğim. Bu kitaplar, işledikleri sorunlar, bu sorunları dile getiriş biçimleriyle öne çıktılar benim için.”

Seksek J. Cortazar
Mektup Aşkları L. Erbil
Osmanlı Tarihi-Türkiye İktisadi Tarihi (1500-1914) Ş. Pamuk
Türkiye İktisat Tarihi K. Boratav
Dünya Kapitalizminin Bunalımı (Derleme)
Romantizm F. Claudon
Sanat Tarihi ve Sınıf Mücadelesi N. Hadjinicolau
Stalin Dönemi Anna L. Strong
Kant'ın Yaşamı ve Öğretisi E. Cassirer
Cinselliğin Tarihi M. Faucault
Cadıların Günbatımı A. Öngören
Sosyalist İnsan ve Etkinlik (Derleme)

Füsun Akatlı'nın seçtikleri:

“Son yayın döneminde özellikle ilgimi çeken, severek okuduğum kitaplara gelince, bir onluk liste de ben vereyim; ama bunun tam bir döküm sayılmaması gerekir.”

Kafes Selim İleri
Hayır… Adalet Ağaoğlu
Aydaki Kadın A. Hamdi Tanpınar
Mektup Aşkları Leyla Erbil
Kırk Oda Murathan Mungan
Edebiyat Dersleri Vladimir Nabokov (Çev. Fatih Özgüven/Nihal Akbulut)
Müzik ve Müziğimiz Sorunları Filiz Ali
O Yakamoz Söner Selim İleri
Kadınlar İçin Şirin Tekeli
Koca Bir Yaz Oktay Rıfat


Nokta Dergisi, Yıl: 6, 10 Temmuz 1988, Sayı:27
idefix'te     ya da HAVALE ile alışveriş yapabilirsiniz.

Lütfen kendinizi tanıtın.
E-Posta
Şifre
 
Şifremi unuttum 

» Üye olmak istiyorum
« Kapat