Çoğu eleştirmen, araştırmacı ve edebiyat tarihçisi modern Türk romanını Halit Ziya'yla, özellikle de onun başyapıtı sayılan Aşk-ı Memnu'yla başlatır. Öyleyse roman, 20. yüzyıla birlikte buralarda ilk yüzyılını geride bırakmış oluyor.
Son yılın görümü yolculuğa da, veda ya da egemen olan dramatikliği sergiliyor adeta. Her şeyden önce 1999 roman açısından hayli kesat. Toplasanız toplasanız 10 kitabı zor buluyorsunuz. Şu kadarını söylemek yeterli sanırım: Yapı Kredi Yayınları'nın 1999 yayın listesinde tek bir yerli roman yok. Can yayınları,sadece açtığı “İlk Roman Ödülü'nü kazanan yapıtı yayımladı.Üçer romanla İletişim ve Remzi Kitabevi başı çekiyor.Yılın yüksek performanslı yayınevlerinden Gendaş'ın listesindeyse bir yerli roman var.
Ve üstelik bunlardan Vedat Türkali'nin Güven'i dışta tutulursa, hemen hiçbiri ne yazın, ne de okur çerçevesinde en küçük bir yankı yaratmadı.
Güven'in “roman” olarak değil; yazım ve yayın serüveniyle gündeme geldiğinin¸ bir ölçüde yer verdiği “TKP” gizli tarihi”yle (yayınevinin tanıtım afişlerindeki nitelemeye “yakın siyasal tarihimizin büyük atlası”) özel efekt yarattığının da anımsanması gerekiyor.
Öte yanda 37 basımla yılın en yüksek satış grafiğini gerçekleştiren Sevdalinka'nın gördüğü ilgiyi yazarı Ayşe Kulin'in bilşe Kosova'daki savaşla açıkladığını da anımsamak gerekiyor. Çünkü “roman” henüz sıcaklığını koruyan Sırp- Boşnak Savaşı eşliğinde yine yazarının nitelemesiyle yedi yüzyıldır soykırımına uğrayan Boşnaklar'ın “soylu tarihi”ni anlatıyor...Kimsenin “Bu roman neyin nesi?” sorusunu sorma gereğini duymaması ayrıca ilginç.
Yayın döneminde sonlarında çıkan ve üç ayda 7 basımaulaşan Mario Levi'nin İstanbul Bir Masaldı romanı da yılın ilgi gören kitaplarından. Güven gibi, Sevdalinka gibi Levi'nin Masal'ı da bir “özel tarih”. Cemaat-azınlık dünyası ve kültürü, etnik kimlik gibi zamanımızın gözde temalarını taşıyan bir özel tarih. Yazarın “Öndeyi”deki ifadesiyle “ Bu masal kendini, kendi şehrinde yabancı hissedenlerin hikayesi”.Yani İstanbul'un hem yerli, hem yabancılarının özel olarak da Yahudilerin.
Elif Şafak'ın Şehrin Aynaları romanını İstanbul Bir Masaldı'nın hemen yanına koyarak sürdürelim. Çünkü masalın (İstanbul'dakiYahudi Cemaatinin ) öncesi ve başlangıcı var orada. İspanya'dan başlıyor serüven. Sarafadlar'ın engizisyondan kaçarak “aynalar şehri”ni; İstanbul''u yurt tutmasına uzanıyor.
Yılın ödüllü kitabı; Can Yayınları İlk Roman Ödülü'nü 55 dosya arasından kalan Vecdi Çıracıoğlu'nun Kara Büyülü Uyku'su ise, para tutkusuyla Bizans'tan Osmanlı'ya geçen dökümcü ustası Macar Verbain ve onun yardımcısı Yannis aracılığıyla İstanbul'un Türkler tarafından ele geçirilmesini sağlayan topların nasıl döküldüğünü anlatıyor. Bir başka bir deyişle Levi ve Şafak'ta olduğu gibi Çıracıoğlu'nun romanında da baş aktörlerden biri İstanbul, öteki tarih.
Reha Çamuroğlu'nun her ne kadar roman yapısı ve dili gözetmese de o niyete alınıp kabul edilen, yayınevinin “tarihsel anlatı” olarak sunduğu çalışması İsmail'i yılın ilgi gören sayılı kitaplarından olduğu için burada anmak gerekiyor. Aynı zamanda tarih, söylence, kimlik yönünden (Şii- Alevi) hem genel trende oturduğu; hem coğrafyayı tamamladığı için!
Sıralamayı bence yılın en dikkate değer romanı, lakin adı hiçbir yerde anılmayan Gürsel Korat'ın Güvercine Ağıt'ıyla noktalayalım. Korat, 1294 yılı Ağustos ayının son gününe, Anadolu'nun ortası Kayseri'ye, daha genelde Kapadokya'ya ve henüz “ulus”ların olmadığı kavimlerin, dinlerin, nihayetinde insanların çarpıştığı, aynı zamanda kaynaşıp karmaştığı, birbirine içine geçtiği dünyaya götürüyor bizi Güvercine Ağıt'ta. Bambaşka bir dil,bambaşka bir bakışla... Evet, orada da “tarih” çıkıyor karşımıza. Farklara ayrıca dönmek üzere, bütün bu sıralamada ortaya çıkan genel duruma kısaca bakmakta yarar var.
Küyerel Kimlik
Yüzyıl sonu bilançosu kesat bir görünüm verse de, geride bırakılan yılla birlikte Türk romancığının ilginç bir seyre yöneldiği dikkat çekiyor. Son on yılın dünyasındaki en belirleyici olgu, “küreselleşme”, en azından mekân, çevre, inan, tema düzeyinde romancılar tarafından içselleştirilmiş gibi görünüyor.Ülke ekonomisi ve siyasetine yön veren karar orıganları, kurumları büyük bir aşkla “küreselleşme” trendine uyum sağlamaya çalışırken, roman bunu çoktan başarmış gibi!
Üstelik, dünya küreselleşmeyi yerel eksenle de birleştirdi. Artık “küresel düşün, yerel hareket et” ilkesi geçerli. Buna da “küyerellik” deniyor. Doğrusu istenirse, romanın bu yeni evreyi de kavrayıp uyguladığı söylenebilir.
Bir yanıyla baktığınızda,roman coğrafyasının hayli genişlediği fark ediliyor. Bir uçta İspan'ya Venedik, Balkanlar, öteki uçta Metopotamya, Beyrut'a Tel Aviv'e dek uzanan Arap yarımadası... Dönüp dolaşıp gelinen merkezse burası İstanbul ve Anadolu yarımadası. En azından mekâna bakışıyla bile romanın “küyerel” evreyi yakaladığı çıkıyor ortaya. Tabi bir başka bakış, bu coğrafi açılımı yine geçen yıl 700. kuruluş yıldönümü vesilesiyle yeniden gündeme gelen Osmanlı'nın sırları içinde gezinme olarak da değerlendirebilir.
Ne şekilde değerlendirilirse, mekânsal düzeydeki bu dünyalılaşma / küyerellik, bir başka önemli olguyu da beraberinde getiriyor: Ulus-dışı bakış. Daha da ötesi, bugünden bakılınca deyim yerindeyse bir “pozitif ayrımcılık”tan da söz edebilir. Yılın sınırlı sayıdaki romanlarından ikisinin; İstabul Bir Masaldıve Şehrin Aynaları'nın nostaljik, hüzünlü, duyarlı bir dil ve bakışla Yahudi cemaatinin tarihine hasredilmiş olması bunun göstergelerinden biri.
İlk basımı 1990'da yapılmış olmakla birlikte filme alınmasıyla birlikte yeniden keşfedilen, Salkım Hanım'ın Taneleri'ni; Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu'nun ödüllü romanını da koymak gerekiyor. Romandan değilse bile filmden yıl içinde hayli söz edildi. İkinci Dünya Savaşı döneminde, Türk Hükümeti'nin savaşın seyri doğrultusunda “azınlıklar”a karşı Varlık vergisi'yle uyguladığı mali yaptırım-sürgün politikasını gündeme getiren Salkım Hanım'ın Taneleri, “azınlıklar” lehine -haksızlığa karşı bir duyarlığı sergiliyordu.
Öte yanda aynı bakışı egemen, saldırganlara öfkeyle birleştiren ve bir tarihsel haksızlığı sergileme çabası güden Boşnak destanı havasındaki Sevdalinka da bu pozitif ayrımcılık hanesine yazılabilir.
Aynı şekilde İslam dünyasındaki egemen Sünni inanışı karşısında tarihsel muhalefet ve azınlık konusundaki Şii'liğin yerel ölçekle, Anadolu'da Aleviğin destanını taşıyan İsmail de öyle.
Ve nihayet, Güvercine ağıt, taşıdığı “yeraltı” gerçekliğiyle ve 13. yüzyıl sonu Anadolu'sunda bütün mezhep, din, kavim ve iktidarlık arasında daimi “Batıni'lerin zaman içindeki düşsel/gerçek serüvenleriyle yukarıda anılan ortak bakışı bütünlüyor.
Yüzyıl sonu romanlarında ortaya çıkan “azınlıkperver” denebilecek bu bakış, geleneksel Türk düşüncesi ve onun izlerini taşıyan Türk romanın yakın geçmişine bakıldığında, radikal bir dönüşüm olarak nitelenebilir.(*)
Tarihin Gölgesinde Roman
Sözü edilen dönüşümde dünyadaki globalleşme olgusunun payı var elbette. Globelleşme, öteki boyutuyla da yerel olarak kimlikleri öne çıkartıyor. Yeni dünya düzeniyle birlikte Balkanlar'dan Uzakdoğu'ya, Afrika'ya dek hemen her yanda “etnik” savaşların patlak vermesi bunun şiddet boyutundaki göstergesi.
Öte yanda, metropollerde küçük tarikatların birbiri ardında cemaat halkaları oluşması, Uzakdoğu dinlerinin ayrı bir ilgi alanı oluşturmasına dek inanç dünyasında, Afrika, Doğu Akdeniz, Uzakdoğu vb. “global köy”ün dış mahallelerine özgü yiyeceklerin, giyeceklerin yine büyük metropollerde farklı damak tadı arayışına karşılık gelmesi, nihayet “local colors” (yerel renkler) etnik müzik-dünya müziği etiketi altında alınan bölgelere özgü seslerin dünya müzik borsasında kota edilmesi de globalleşmeyle yerelliğin ayrılmaz çift oluşturduğunun göstergeleri arasında.
Edebiyat ve özelde roman, anılan sürece koşut bir seyir izliyor dünyada. 1990'ların çok satanları Amin Maalouf, Paola Cohelle gibi isimler ve yapıtları anımsandığında, global köyde Batı'nın Doğu'ya yönelik geleneksel bakışının yeniden üretildiği çıkıyor ortaya: Mistisizm, gizem efsane... Bütün bunlar genel bir zemin üzerinde canlanıyor, anlatılıyor: Tarih.
Ancak bu yine “yeni dünya düzeni” süreciyle birlikte “boy veren farklı bir tarih. 19. yüzyılda ulus devlet olgusuyla biçimlenen,Walter Scott'la ilk örneğini bulan “ulusalcı” ideolojinin izindeki tarihsel roman, bilindiği gibi 1980'lerde Gül'ün Adı'yla Umberto Eco tarafından bambaşka bir kulvara taşındı. Romancının bakışı büyük merkezden altkültür / cemaat çevrelerine yöneldi. Yüksek “edebiyat”ın o zamana dek dışta tuttuğu polisiye/serüven vb. “popüler” tekniklerle “bilim'in harmanlanmasından doğan yeni bir anlatım oluştu.
Tüm bunlar büyük harfli Tarih'in genelden özele, yerele,alt katmanlara taşınmasını getiriyordu. 1990'larda sonunda Türkiye'de yazılan romanlarda öne çıkan “tarih” gölgesi-izi de bu oluşumu içinde taşıyor.
Epigraf ya da yazının esrarı
Dünyadaki ve bizdeki yeni ”tarih” romanlarının düşünsel, yazınsal düzeyde ayrıca değerlendirilmesi gerekiyor. Ancak bu, bir yıl değerlendirmenin kapsamını aşacağından başka bir olguya değinmekle yetiniyorum.
Kimilerine tarihsel roman epigrafsız yazılmamış gibi görünüyor galiba. Ama ne epigraflar!
Yılın ödüllü kitabı Kara Büyülü Uyku'nun her bölüm başında bir epigraf yer alıyor. Ceasar'dan Tiberius'a, Senece'ya, Catullus'a, ortaçağ öğrenci şarkılarından anonim özydeyişlere dek bir antoloji oluşturacak düzeyde seçme alıntılar. Anlatıyla ilgili ilgisiz ama mutlaka Latince aslı ve Türkçe çevirisi bir arada!
Şehrin Aynaları da öyle. Elif Şafak neredeyse “beğendiğim sözler antolojisi”yle bezemiş romanın bölüm başlarını; Yakup Kadri'den Freud'a, Amin Maalouf'tan Cemil Meriç'e, Nietzsche'den Bruno'ya, Halil Cibran'dan Bin Bir Gece Masalları'na, J.Winterson'daln Mario Vargas Losa'ya, Eco'ya, Colette'den bir Ladino şarkısına... dünden bugüne, buradan dünyanın dört bucağına açılan geniş bir yelpaze.
Mario Levi açık epigraf kullanmıyor İstanbul Bir Masaldı'da. Ama “Öndeyi”siyle yine bizi p sır-esrar çözme işine çağırıyor baştan. Kaldı ki öndeyinin hemen altında ayrıca açıklaması var: “ya da Bu Kitapta ‘Saklananları'Bulma, Görme ve Okuma Yöntemleri Üzerine”!
Güvercine Ağıt'ı yine ayrı tutuyorum. Gürsel Korat bağlamı gereği kullanıyor epigrafi ve anlatının kendisinde, dilde olduğu gibi epigrafta'da ekonomik davranıyor.Romandaki altı ana bölümün başında yer verilen alıntıların tümü zamanla, zamanın göreceğiyle ilgili. Ki, bu Korat'ın ilk romanı ,Zaman Yeli'nde biçimlendirdiği, Güvercine Ağıt'ta sürdürdüğü “zaman/tarih” anlayışını bütünlüyor. Daha da önemlisi, bu altı alıntının dışında yazar romanın bütününde deyim yerindeyse kendi epigraflarını yaratıyor. Anlattığı zamanın, çevrenin, insanların dilini yeniden kuruyor.
Tarih romancılığı furyası içinde farklı bir eğilimi; “reconstrüktif” yaklaşımı getiriyor Korat. Epigraflarla birlikte bölüm başlarında yer alan desen çizimleri, asılları örnek alınarak yazar tarafından gerçekleştirilmiş. Romandaki sayısız deyiş, nefes, şiir, deyim vb. yine yazar tarafından oluşturulmuş. Dolayısıyla romanın anlatılanlardan önce bir dil işi olduğu çıkıyor karşımıza.
Öte yandan, birden boy veren epigraf tutkusu, romanın babası Cervantes'i düşündürüyor, ister istemez. Cervantes, “Saman gibi kupkuru, yenilikten yoksun, üslubu güdük, kavram yoksulu bir hikayeyi; Don Kişot'u yayımlamaktan çekindiğini söyler. Çünkü ‘bilgin ve doktrinden tamamen mahrum; sayfa kenarlarına notlar, kitabın sonunda açıklamalar yok”tur.
Oysa öteki kitaplar “okuru hayran bırakan, yazarına okumuş, bilgili, belâgatli adam şanı kazandıran alıntılarla doludur; Aristoteles'ten, Platon'dan, bütün filozoflar güruhundan. Hele Kutsal Kitap'tan alıntı yaptıklarında!.. bir başkasında bir Hıristiyan vaazcığı verirler ki, okuması, duyması mutluluk ve zevk verir.Benim kitabım bütün bunlardan yoksun” diye hayıflanır Cervantes.
Bu satırların yazıldığı tarih1604;17. yüzyılın başı Roman denen tür, yapı, biçim henüz ortada yok. Cervantes'in farkında olmaksızın yarattığı yeni anlatı tekniği yapısı, bütün bu geleneksel kendi içinde dönen “kitap”lar aleminin dışında kve karşısında doğuyor. Cervantes zamanına dek olan düşünce ürünlerini, kitaplarını, anlatı geleneklerini yağmalayıp yeniden harmanlıyor. Ne referans, ne epigraf!
Edebiyat edebiyat olmadan önce epigraflar; başa ya da bölüm başlarına bilinen/onaylanmış düşünceleri koymak, kitaba ağırlık, ciddiyet kazandırmış.
Bunun kökeni Antik Yunan'a uzanıyor.Anıt, heykel, tapınak, mezar vb. cephesine yerleştiren tanıtıcı,açıklayıcı, destansı, lirik yazılara “epigram” deniyor. Giderek edebi bir türe, hatta hicve dönüşüyor ve terk ediliyor. 18. yüzyılda yeniden canlanıp özellikle romantik akımla eski lirik havasına bürünüyor. Romandaysa işin başını çeken, bütün yapıtlarında ve her bölüm başında epigraf kullanan Sir Walter Scott.
Bizde geleneksel anlatıda, bölüm içeriği özetleyen “anlatır”, “dair”, “beyanındadır”, gibi sözcüklerle noktalanan açıklama biçimine yer alır epigraf. Şimdi, yukarıda örneklerini andığım biçimiyle yeni bir moda olarak dönme eğilimi gösteriyor.
Cervantes'in reddettiği epigrafa onun soyundan gelen romancıların tutkunluğu nereden geliyor?
Birincisi, adeta gizli merkezden verilen komutla romanın “tarih” sevdasına kapılmasının etkisi var galiba.
Epigrafla donattığı Kara Kitap'ın hemen başında birbirine karşıt iki epigrafa yer veriyordu Orhan Pamuk. “Epigraf kullanmayın, çünkü yazının içindeki esrarı öldürür!” Böyle ölecekse, öldür o zaman sen de esrarı, esrar sahtan yalancı peygamberi öldür!”
Tarih, sır, esrar vb. derken yazının esrarı öldürmeye mi soyundu roman?
Bir garip fantastik hal
Globalizm ve onun eşliğindeki yeni tarihçilikle roman, yakın geçmişindeki yapısından da, sorunsallarından da hızlı uzaklaştı. Yapıda, anlatımda, anlatının kendisinde “fantastik” arayış egemen oldu. Hemen tümüyle ortadan kalkmış, terk edilmiş, gibi görünen “klasik roman” havası taşıyan yapıtlarla karşılaşmak, bu ortamda neredeyse fantastik bir durum halini aldı.
Verdat Türkali'nin iki ciltlik romanı, Güven roman dünyasına egemen olan tarih-kurmaca yapıtları arasında böylesi bir yere sahip. İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Türkiye siyasal ortamını sergileyen roman, yarı belgeselliği ve siyasal bağlamıyla da romanı bir bakıma terk edilen ana sahasına , yapısına taşıyor.
Sunuluş ve algılanış biçiminin tersine Güven, “TKP'nin gizli tarihi” olmasını çok ötesinde bir gerçekliği sergiliyor. Buna “TKP'nin yokluğunun tarihi” demek daha doğru. Bu da romana ilginç bir boyut getiriyor: Var olan siyasal - toplumsal yapının anatomisi çıkıyor karşımıza. Düzenin dünyasına girildiğinde, onun da en az yasaklı komünist hareketin örgütü TKP kadar yeraltında, en az onun kadar illegal yapıda olduğu görülüyor. Gizlilik, iktidardakiler için de en az “yasadışı muhalefet” için olduğu kadar zorunlu!
Savaş koşullarından, 1940'da söz eden Güven bu yönüyle bir bakıma günümüzdeki düzenin de anatomisi çıkartıyor. Siyasal ve polisiye gücü, iktidarı ticari-aynı zamanda seksüel-ilişkilere transfer eden, öteki yanıyla da iç ve dış konjonktürdeki dengeler doğrultusunda yerine, zamanına göre partner değiştirmeyi, karda yürüyüp iz bırakmayı zorunlu kılan, aynı zamanda herkesin ötekinin nefesini dinlediği bir yapı. Özetle, güvensizlik!
Bu özellikleriyle Güven de bir başka “tarih”. Hem roman olarak, hem anlattıklarıyla.
Yüzyılın sonunda Türk romanı, deyim yerindeyse kendi tarihini silmiş, terk etmiş, unutmuş gibi görünüyor. Örnek istenirse, Türk romanı simge isimlerinden birini; Fakir Baykurt'u yitirdi 1999'da. Ancak “taziyet” dışında o simgenin ve yapıtın yerine, bağlamına bakma gereği duyulmadı. Bakma, tartışma çabası da kınanıp engellendi.
Oysa bu da, sonuçta Türk roman “tarih'inin bir evresi, gerçeğiydi.
Yüzyıl kapanırken global köyün dış mahallesinden renkler sergileme fantezisi yazara da, okura da yetiyor galiba.
(*)” Azınlıkperver” nitelemesi Rifat N. Bali'ye ait. Özellikle 1980'li yıllarda öne çıkmaya başlayan, romanda 1999'da doruğa ulaşan bu eğilimin konjonktürel değerlendirmesi ayrıca İstanbul Bir Masaldı'nın kritiği - için bkz: Rifat N. Bali, “Bir Zamanlar Bu Diyarda Azınlıklar Yaşarmış...”, Virgül, S:25, Aralık 1999, İstanbul.
Başlangıcından 1990'lara dek Türk romanın “azınlıklar”a bakışına ilişkin genel bir değerlendirme için bkz: Zeki Coşkun, “ Evsahipleri, Hizmetçiler, Fahişeler ve Diğerleri”, Birikim, S:71/72 Mart-Nisan 1995, İstanbul
E Dergisi, Ocak 2000, Sayı:10, Sayfa: 28-29-30-31-32