Yılında yayınlanan romanlardan okuduklarım arasında Erhan Bener'in Ölü Bir Deniz'i bence 1983'ün romanı ‘tarık Buğra'nın “Osmancık'ı da yazarı ve konusu bir şeyler vaad ettiği için okunmalı dediklerimizden okunmalı dediklerimizden.
Eruhan Bener, “Ölü Bir Deniz”le (Yazko Yayını) hem kurgu hem de anlatım ve konu bakımından usta işi bir modern roman örneği kazandırıyor Türk edebiyatına. Eser, yaşlılık çağının eşiğinde iki entelektüel insanın çevrelerinden, sürdükleri hayat tarzından kendilerini kopararak bir anlamda kendilerine gelmek için gittikleri tatil kasabasında karşılaşmalarını, birbirlerine âşık olup bir araya gelmelerini ve yedi gün süren bu beraberliklerini konu alıyor. Bir aşk ve psikoloji romanı özelliklerini gösteren bu romanın baş kişileri emekli biyoloji öğretmeni Adnan Refik ve banka müdiresi Yüksel. “Ölü Bir Deniz”, biyoloji ile psikoloji arasındaki bağıntıyı , işlediği olay dokusunda , figürlerin kişiliğinde ortaya koymakla kalmıyor, romanın odak sembollerini de biyoloji alanından seçerek içerik- biçim uyumunu ilginç bir paralellik üzerine kuruyor:
“Simgesel bir şey bu foraminiferler. Daha şimdiden kendisini o küçük kabuslu yaratıklar gibi hissetmiyor mu?İşte şurada, tek başına oturuyor. Kişiliği olduğunu savunuyor.İçine dönüp baktığı zaman, kendisinin bile var saydığı gücünün bir düşten başka bir şey olmadığını anlıyor. “(S.73-74)
Hayat deneyimi ve bilgi birikimiyle olgunlaşmış iki insanın, aralarındaki ruh akrabalığını keşfederek yakınlaşması ve çok yoğun bir güne âdeta bir evlilik boyu beraberliğin duygu değişimlerini sığdırması, eserin hem zaman kurgusu hem de içerik niteliği açısından başarısını önemli ölçüde belirlemektedir. Erhan Bener “ Ölü Bir Deniz “de çağdaş romanın anlatım tekniğini iyi bilen bir yazar olduğunu başarılı iç monologlarda, bilinç akımında ve figürlerin içinden geçenleri yansıtmada kanıtlamaktadır.
“ Aralarındaki benzerliği nasıl görmezden gelirdi Yükse? Bu adamın kendisinden ne farkı vardı? Otuz yıllık bir evlilik. Sevdiği bir kadınla otuz yıl aynı yastığa baş koymak. Dört çocuk sahibi olmak. Hiç âşık olmamak. Hep bir gün kaçabileceği düşüyle avunup gitmek... Görünüşte belli çok farklı yanları vardı, ama da Yüksel gibi bilerek ya da bilmeyerek bu yitiklikten kurtulma çabasındaydı. Yüksel nasıl duyduklarını bastırmak için kendini rakamların labirenti içinde kaybolup gitmeye zorluyorsa, oda her şeyi birtakım biyolojik bilmecelerle, kimyasal formüllerle, gizemli şifrelerin kaçınılmazlığıyla açıklamaya kalkıyor, kendini bir bilimsel oyuncak gibi nitelendirerek umutsuzluğunu bastırmaya çalışıyordu.” (S.148)
“Osmancık'a gelince:
Kemal Tahir'in “Devlet Ana” romanından sonra Osmanlı'nın kuruluş dönemini konu alan ikinci bir roman yazmak, aslında çok iddialı, çetin bir girişim. Bu konuya el atan yazarın kaderi, eserinin ister istemez... “devlet Ana”yla karşılaştırılmıştır. Tarık Buğra. “Osmancık”la Goethe'den sonra “Faust” yazmaya kalkanların durumunu hatırlattı bana. Bir ve aynı konunun çeşitli dönemlerde yada birden fazla çağdaş yazar tarafından ele alınması, edebiyat araştırmacıları için her zaman cazip ve verimli bir inceleme alanı olmuştur. Çünkü konusu aynı alan iki eserin işleniş biçimindeki farklılık, yazarların düşünce yapısını, dünya görünüşünü ve yaratıcılık yeteneği ortaya koyar.
“Osmancık” (Ötüken yayını) romandan çok dini menkıbe ve kahramanlık destanı havası taşıyan bir eser. Tarık Buğra. Osmanlı'yı Kayı Boyundan devlete, İmparatorluğa yükselten ruhu Osman Bey'in temiz, insancıl, kişilikten (Osmancık), ait boyun önderliğini üstlenen, savaşçı ve kararlı Devlet adamı-kumandan kişiliğine doğru geçirdiği gelişiminde görüyor. Önder kişinin büyüklüğü, ön plana geçiriliyor. Üstelik bu büyüklük bir çeşit peygamberlik gibi Tanrı lûtfu olarak değerlendiriyor. Osman Bey'e “Osmancık”ken kendisinin ve boyunun geleceği, rüyasında “malûm oluyor” Aşık olduğu Elde Balı'nın kızı Malhun Hatun'a kavuşacağını , bu evliliğin köklü bir hanedanlığın çekirdeği alacağını rüyasında görüp rüyayı kendi yorumluyor:
“Ay - Malhun Hatun - artık ay değildir. Onun ısıttığı yerde, tam kalbinin üstünde, şimdi bir çınar fidanı büyümektedir. Büyüme gözle görülebiliyor ve ara vermeden sürüyor: çınar yıldızlara ve yayvan tepelere ve Kartal Doruğu'na ve dört bir yana dal, budak salıyor;dallar budaklar tepeleri, dorukları aşıyor, ülkeleri gölgelendiriyor; rahmet yağdırıyor; nur yağdırıyor. (S: 107)
“Işık değildir o... Keşif bekleyen, hayata kavuşturmayı bekleyen ebesini, bekleyen gerçek kişiliğini, niçin yaratıldığını ,niçin ve nasıl yaşaması gerektiğini , artık kavramıştır. Rüyasını tâbir etmiştir ve kabul etmiştir.
Osman artık o'dur. “(S.108)
Tarık Buğra romanında “rüya” motifinden yararlanıyor. Aydos Kalesi'nin fethinde ezan okuyan gazi Rahman'a âşık olan Rum kızı. Nikeforos'un yeğeni Evdoksiyak'ın rüyasının payı oduğu mesele şöyle vurgulanıyor:
“Sen, ezan okuyan; ben seni düşümde görmüşümdür. Şu yaptığımı bundan yaparım. Aydos Kalesi'ni hücumla alamazsınız. Alsanız bile çok zayiat verirsiniz. Yazıktır. Sen şimdi erlerini alıp git. Nikeforos vaz geçtiler sansın. Sen yarın değil, ondan bir sonraki geceye, ay yükselmeden gel. Yanında inandığın sekiz, on erle gel; gün batısındaki burcun altında ol ki, hisarı ben size vereyim.” (S:299)
“Osmancık “da İslamiyet, Kayı Boyunun Osmanlı Devleti'ne doğru gelişiminde en önemli unsur olarak görülüyor. Roman figürlerinin tümü ya çok dindar Müslüman ya da kesin kararla ve ansızın Müslüman oluveren Hristiyanlar. Rüyada “hak yoluna çağırılanlar” olduğu gibi. Türk gencine âşık olmakla hemen din değiştirmeye hazır olanlar da var. Kemal Tahir'in bu diçn değiştirme olayını nasıl farklı ve çok boyutlu gerçekçi bir yaklaşımla istediğini hatırlarsak, Tarık Buğra'nın romanındaki gibi “menkibe “lik ve “hamasî” hava kendiliğinden ortaya çıkar.
Anlatımda zaman zaman yadırgacı olan kip değişiklikleri gibi ( mesela S. 38'de) , anlatıcının aynı üslup düzeyini korumayıp roman figürlerinin üslubunu benimsemesi (S.170'de olduğu gibi) eserin anlatım tekniğiyle ilgili aksayan yanları.
Osmanlı'nın büyüklüğünü, onun toleransında gören Kemal. Tahir'in “Devlet Ana”sından sonra Tarık Buğra'nın “Osmancık”ı büyüklüğü dindar Müslümanlıkta bula bir başka tarih felsefesini canlandırıyor. Ertuğrul Bey'in ölümle karşılaştığı anda hissettikleri, ona ulaşan ilahi ses, yazarın temel felsefesini niteliğindedir:
“Senin ve çocuklarının ve bütün soyunun, sopunun şerefi ve kudreti ve yücelmesi Allah Kelamına gösterdiğin bu saygıdadır ve bu saygı sayesindedir ve bu saygıya bağlıdır; çünkü hakkı ve hakikati ve doğruya, adil olanı idrak ediş bu saygıdadır.
Konu tarih bile olsa, edebiyatçının elinde nasıl farklı görüp canlandırabileceği gerçeğini Türkçe'de de izleme imkanına kavuşturduğu için “Osmancık” 1983'ün Türk romanına katkısı sayılabilir.
1983'ün, kendinde söz ettirecek romanlarında biri de Latife Tekin'in “Sevgili Arsız Ölüm”ü (Adam Yayını) . Çağdaş Batı romanının yalınkat ifadeyi sanırım yadırgayacaklardır. Yaşar Kemal'i andıran bir “hikaye etme” coşkusu içinde baş döndürücü bir tempoda olaylar “önaklediliyor” Üçüncü tekil kişi anlatımla yazılmış romanda anlatıcının üslubu, konu ettiği Alacüvek Köyü sakinlerinden biri düzeyinde. Şehirde çalışan ve köyüne getirdiği yeni araçlarla ahalinin dikkatini çeken Huvat Aktaş'ın sobayı tanıtıp yerleştirmek için “bir ton dil döktüğü” , bir gün getirdiği “konuşa kutuyla ve yabancı kadınla Alacüveklileri nasıl şaşırttığını mesele şöyle anlatıyor:
“Herkes uykudan , yemeden içmeden kesildi. Korkudan yüreği ağzına gelen iki gelin çocuk düşürdü. Köyün yarısından çoğu radyonun başında fenalık geçirdi. Ama aradan çok geçmeden öyle bir şeyle çıkıp geldi ki, konuşan kutuya kimse aldırış etmez oldu. Bu defa yüzü alev alev yanan, başı kıçı, açık, süt gibi beyaz bir kadın vardı yanında.” (S:10)
“Sevgili Arsız Ölüm”, Huvat Aktaş'ın ailesini, önce Alacüvek Köyü'nde ,sonra da taşındıkları İstanbul'da çocuklarının yetişip karısı Atiye'nin ölümüne kadar hikayeler ediyor. Her çeşit boş inancın, peri, muska, büyü, nazar, fal, vb.'nin yol göstericiliği altında ilkel bir aile hayatı, usandırıcı bir tekrarlar dizisi halinde ortaya dökülüyor. Anne Atiye, bir yandan köye uyum sağlayan uyanık, çalışkan şehir kızı özelliğiyle kocasını ve çevreyi çekip çevirecek yetenekte tanıtılırken , giderek oda hayatını büyünün , falın, Hızır Aleselam'ın , Azrail'in kandırmacasıyla sürdürür olur. Yazarın romanında özdeştiği figür, bu ailenin kızı Dirmit, . Annesinin, kardeşlerinin ve çevrenin çarpık ve ilkel eğitim önlemleri yüzünden bunaldıkça kendine eşyalardan, bitkilerden arkadaş seçen, onlarla konuşan, zaman zaman başkaldıran, alışılmamış sorunlarla annesini huzurlandıran değişik bir kız bu. Sık sık ölmeye yatan, ölümü özleyen yakınlarını öleceğine inandırarak istediklerini” vasiyet” üslubunda onlara bildiren Atilya'nin bir türlü ölemeyişini,kendine veren konacına yorup Dirmit'in ne düşündüğünü bilmek isterler. Onun cevabı, alın yazıyla günah ilişkisindeki çelişkiyi ortaya çıkarmaktadır:
“Annemin yazısını alnına Allah Yazmadı mı? Diye sorup başını kaldırdı. Huvat, ‘Sorduğun sorulacak bir soru mu, kız1diye terslendi. ‘Kim yazdı ya.!dedi. Dirmit öyleyse annesinin korku çekmesinin gereksiz olduğunu söyledi. ‘Sen yazdın, bende senin yazdığını okuyup gezdim, ne sorgusuymuş şimdi bu diye, annem ona bir sorun ,'dedi.”(S:209)
Atiye'nin ölüm döşeğinde çocuklarının geleceğine ilişkin gördüğü rüya gibi onun zebanilere karşı çıkışı, keza sonunda, Dirmit'in bunu sezerek, hayale dalma oyunu “kara nokta “ da onun başkaldırma eyleminin tadına varması ve bunu ev halkına anlatınca kara nokta oynamasının da yasaklanması, Latife Tekin'in romanında dile getirmek istediği mesajın simgesel sayılabilir:
“Annesinin öte dünyanın altını üstüne getirdiğini evdekilere söyledi. Söyler söylemez Dirmit'e küçük kara nokta oynamak yasaklandı. Huvat onun annesinin ruhunun ardından aklını kaçıracağına dair bir yeminle parmağını ıslatıp duvara çaldı. Dirmit dişlerini sıkıp hırsla duvardaki ıslaklığa baktı. Baktığı yerde kıpkırmızı bir karanfil açtı. Dirmit bir şüpheyle gözlerini kırptı.Yavaşça yerinden kalktı, kırmızı karanfili duvardan alıp, göğsüne taktı.”(S:218)
1983 için, Türk romanı konusundaki iyimser yargımı sarsmayan, dünya görüşü ve yaratıcılık yöntemleri birbirinden çok farklı da olsa, roman türünü de yaşatan örnekler vermeye devam eden bir yıldı diyorum.
Hürriyet Gösteri, Yılbaşı - Ekim - Ocak 1984, Sayfa: 9-10-11