22 Kasım 2008 Cumartesi

Üye Girişi





< Geri

Tati Tatilde

Enis Batur

Diyelim ki, yaz aylarından birinde, sözgelimi temmuzun ortalarında, evde oturuyorsunuz; okullar tatile girmiş, iş yerlerin izin kağıtları dolduruluyor, şehrin insan yükü enikonu hafiflemiş ve dostlarınız, tanıdıklarınız birer ikişer yazlıklarına gitmişler, sokakları meydanları gezmek, görmek, dinlenmek için gelen yabancılar doldurmuş; diyelim ki, gerçekten de evde oturuyorsunuz, ya da ne fark eder Allah aşkına, evden uzaktasınız ama oturuyorsunuz, yurt içinde yurtdışında bir yerde, bir noktada telefonunuz çalıyor, evdeyseniz oturduğunuz iskemleden kalkıp bir kaç adımda ahizeye ulaşıyor, değilseniz cep telefonunuza uzanıyorsunuz, karşıdaki tanıdık ses size soruyor, “Yazarın tatili nedir, nasıldır? diye bu konuda bir yazı yazmak isteyip istemediğinizi öğrenmeye çalışıyor, daha doğrusu sizi bu konuda yazmanız için kışkırtmaya, ikna etmeye, içinizde yoksa bile bir arzu kıvılcımı yaratmaya çalışıyor; diyelim ki, bu konuda düşünce payına gereksinmeniz var, bir metin kaleme almak üzere çaba göstereceğinizi söylüyorsunuz telefonun ucundaki tanıdık sese, sonra kapatıyorsunuz, bir başına, sessiz, oturduğunuz yerde önce çok küçük, sonra biraz daha gören göze gözükecek türden içkonuşma baloncukları, balonları beliriyor başınızın üstünde, yavaş yavaş sayıların arttığını, Kızılderililerin dumanla haberleşmelerindeki gibi bazı ana cümleler kurmaya koyulmadıklarını fark ediyorsunuz, sonunda tek bir ana cümleye varacağını oysa baştan biliyorsunuz.

Demek çıkış noktasında, elimizde, oturan bir yazar var. Gerçi ayakta duruyor, yürüyor, otomobil kullanıyor, hatta uyuyor olsaydı da işin çehresi -bana kalırsa- uzun boylu değişmezdi ama , oturan bir yazar, her durumda, çalışıyordur. Birden fazla yerde, belki gerçeğin sık benim gözümde yazarlığın bir “meslek “ olmadığını (yoksa elbette bir” meslek” olduğunu), “yazı adamlığı”nın bir varoluş biçimi olarak ele alınası gerektiğine inanmadığını dile getirdim bugüne dek. Bir “meslek sahibi” olarak Yazar'ı küçümsemek aklımdan geçmez; tıpkı hekimlik, öğretmenlik, kayıkçılık gibi saygın bir iş dalıdır bu; öteki mesleklerde geçerli olan koşullar yazarlık için de geçerli olsa gerektir: Yazar, dolayısıyla, tatile çıkar, izin kullanır, yazılarına ara verdiğini bildirir. Buna karşılık, yazıyı bir uğraş olarak seçmiş kişi bir tek başka bir iş yaparken ondan uzaklaşır, uzaklaşmak durumunda kalır; onun dışında, otururken ve yürürken, hastayken ve uyurken çalışır.

Ya yazma isteksizliği ruhunu kapladığında, yazma tutukluğu eline hakim olduğunda, yazı kilitlenmesine uğradığında ne yapacak,yapabilecektir?

Başıma ikide bir gelmediği bibliyografyamdan kolaylıkla görünebilir ya, bütün bütüne o iletten muaf olduğum, tutulduğum ( inler cinler tarafından) sanılsın isteme: 1974'te, 1983'te, 1995'te yaşadığım tutukluk dönemlerime son aylarda bir yenisi eklenince gördüm ki, yazdığım onca kitap bilinçaltımdaki yazı itimi korkusunu yenmeye, alt etmeye yetmemiş. İçinde bulunduğum durumu bir tür “yazı tatili” olarak yorumlamak, değerlendirmek, adlandırmak gerekmez mi?

Şüphesiz, tipik bir yazıyitimi vakasından, döneminden söz edemeyiz burada: İşte, oturmuş, şu metni yazıyorum; hem de kıvranmadan ıkınıp sıkınmadan, durmadan kağıtları buruşturup atarak sıfırdan başlamak zorunda kalmadan . Gelgelelim, kişi kendini iyi tanır: Yazı isteksizliği diyorsam, bir bildiğim var; istek yoğunluğunu koruduğunda, azdığında, taştığında, azaldığında, geri çekildiğinde gövdem, zihnim, duyarlığım, bünyem, kimyam barometreden apaçık okunur. Veriler en düşük seviyede aylardır. Sorulmuşken, kendime soruyorum: Yazı, bir tür tatilde mi? Dinlenmede, dinlencede mi? Her seferinde depderin korktuğum gibi: Geri dönmeyecek mi?

Öte yandan, ne tür bir isteksizlikten, isteksizliğin yolş açtığı ne tür bir sonuçtan söz ediyorum: Zorlasam, zorlansam, yazamaz mıyım? Zorla (n) sam elbette yazarım. Yıllardır olduğu, olageldiği gibi, tezgahta yürüyen yaklaşık otuz kitabım var. Yazı hayatım boyunca ‘ konu sıkıntısı' hiç çekmedim:Tasarı defterlerim, ‘fikir defterleri'm kıvıl kıvıl kaynıyor. Bir düzen, sıkıdüzen adamı olduğum doğrudur ama, çoğu zaman yazma isteği yönlendirdi kalemimi; hiçbir güç, gerekçe, hedef bunca harfi yan yana getirme konusunda isteği zorlayamazdı. Yazma isteksizliği derken, dilediğim kıvamı beyaz üzerinde tutturması engelleyen bir halden dem vuruyorum, dilediğim yoğunluğu, irtifayı yazıya yüklememi engelleyen bir hal. Yazı adamı her satırında, sayfasında, kitabında bir önceliklerde ulaştığı eşiği aşamayabilir doğal olarak, gene de kendisini aşma arzusu çekirdekteki yerini tutmalı, iç yolculuğunda mesafe alma tasasını beyninden eksik etmemelidir - duraklama, gerileme başladığı duygusu, düşüncesi içine çöreklendiği an bundadır yazma isteği azalmaya koyulur, kişi kendini bir tür boşluğun ortasında bulur, o boşluğa, boşalışa bakacağım şimdi.

Ronald Barthes, Collége de France'daki 1979-80 dönemi dersini “İstek/İstem olarak )Yapıt” konusuna ayırmıştı. Orada, yazma isteksizliğinin doğurduğu boş duruş'a başıboşluk konumuna çeşitli açılardan yaklaştığı, bir bakıma o koşulu derecelendirdiği görülür. Dilimizde aylaklık, işsiz güçsüz oluş türü karşılıkları bulunan “oisiveté” kavramından hareket eden Barthes, önce dönüştürebilir yararı olmayan bilgi edinme evresine bakar: Yazar, yazma amacına bağlı olmaksızın okumaktadır sözgelimi (bu bağlamda tanıdığım en güçlü örnek Yusuf Atılgan'dı - 1963'te yayımlanmış Aylak Adam'ı Barthes tanıma olanağı bulmuş olsaydı, hiç şüphesiz geniş yer açarsı ona dersinde). İkinci evrede, “boş” un kendisini “meşgul” etmeyi yan uğraşlar aracılığıyla bildiği duruma geliyor sıra - Rousseau'nun İtiraflar'ın XII. Kitabına apaçık tanımını verdiği boşluğa doldurma sanatına başka bir metninde, Plati'de değinmiştim. Üçüncü evrede, Kuzey Afrika'da ya da Yunanistan'da hiç bir şey yapmazın, oturan yalnızca hiç bir amaç taşımamakla birlikte sözüm ona tespih çeken adamların vardığı noktayı gösteriyor Barthes. Hiç'in hiç bir şey yapmamanın, dahası hiçbir şey yapmanın hal tercümesi. Bunu, Zen Budizm'deki “Wou-wei” kavramıyla bütünlediğini biliyoruz: Saklı gibi durulan, durayazılan bir yaşam felsefesi. Nietzsche'den bir örnekle kapatır seansı: Savaştan yorgun düşen Rus askerinin kendisini karın üstüne bırakması - Rus yazgıcılığı.

Yazma isteksizliğinin merdivenine baktıkça, yazarın elinden kalemi bırakınca eline koymak için kitap alabileceği, eliyle ot toplayabileceğini, (Rousseau öyle yapmıştır bir süre), parmaklarındaki tesbihi boşlukta çevirebileceğini (Ekran Işın gibi), elleri boş durabileceğini görülüyorum.

Çok istiyorsanız buna yazarın tatili diyebilirsiniz - ben yazı'nınki diyor, son noktayı koyuyor, kelemden boşalan ellerime bakmaya hazırlanıyorum.

Varlık Dergisi, Ağustos 2005, Sayfa: 18-19
idefix'te     ya da HAVALE ile alışveriş yapabilirsiniz.

Lütfen kendinizi tanıtın.
E-Posta
Şifre
 
Şifremi unuttum 

» Üye olmak istiyorum
« Kapat