1960'larda “İnce Memed rolünü kim oynamalıdır?” diye sorulsa, bütün Türkiye “Elbette ki Yılmaz Güney!” diye cevap verirdi. Beklenti öyleydi. Gelgelelim Yaşar Kemal çekim hakkını yabancı filmcilere satmıştı, ortaya Peter Ustinov'un tuhaf filmi çıktı. Ne gam! Yılmaz Güney, “İnce Memed on dokuz kere filme çekildi, on yedisinde ben oynadım.” Demiştir. Bu sözler, İnce Memed efsanesini yinelerden, Türk sinemasının edebiyat üzerindeki gizli yağmacılığını da ortaya koyuyor. Benzer durum, başta Kuyucaklı Yusuf olmak üzere daha birçok romanın başına geldi. Walter Benjamin, Pasajlar adlı kitabında “Tekniğin olanaklarıyla” yeniden üretebilecek biricikliğini yitiren sanat eserinin “aura”sının nasıl soluklaştığını betimlerken, daha çok bütünüyle “tekniğin olanaklarıyla yeniden-üretim”e dayanan sinemadan çarpıcı örnekler getirir ve bu sürecin “gelenek denilen değer kalemi”ni kültür mirasından tasfiye ettiği belirtir. Benjamin iyi ki Türkiye sinemasının izlemedi diyoruz, furyanın ortada soluk bir iz bile bırakmadığı görürdü.
Türkiye sineması, tiyatrocular elinde emeklediği kuruluş evresinde, bütün acemiliklere rağmen, tiyatroyla ve dolayısıyla edebiyatla organik bir ilişki içindeydi.Oyunlar ve romanlar, filmlerin doğal devşirme alanı gibiydi. Ancak o dönemde de, benzerliklerine rağmen, oyun bir edebiyat metni sayılırken, senaryoya edebi bir değer verilmiyordu.Araştırmacılar,oyun uyarlamalarından sonra filme çekilen ilk romanın Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Mürebbiye'si olduğunu belirtiyorlardı. Almanya'da ve Sovyetler Birliği'nde de tiyatro ve sinema çalışmaları yapan ve yönetmen olarak döneme damgasını basan Muhsin Ertuğrul, Musahipzade'Celal'in oyunlarına, Nâzım Hikmet'in senaryolarına, vb. yakın ilgi gösterdi.Gelgelelim, Nijat Özön ve diğer araştırmacılar, Muhsin Ertuğrul'un “filme alınmış tiyatro”dan öteye geçemediği, sinema diline erişemediği kanısındadır.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında şekillenmeye başlayan sinemacılar devri ise, televizyonca dizginleneceği 1980'lere kadar bir furya halinde en parlak dönemini yaşadı. Öteki sanat dallarına kıyasla tırnak içinde bir “ parlak dönem” bu. Çünkü bu yıllar, Türkiye'de bütün sanatların bir yandan gerçekliğin, bir yandan modernizmin sonuçlarını devşirdiği bir dönemdi. Şiirde “Garip” ve “İkinci Yeni” akımın, öte yandan modernist denemelerin, resimde yeni yönelişlerin, karikatüre karşı “yazısız” çizginin, tiyatroda bulvar tiyatrosundan politik tiyatroya çeşitlenmenin ve deneysel eğilimlerin yaşandığı bir süreçte sinema sanatı, en yaygın ama en kötü örnekleri verdi. Bunun tek nedeni de uygulanan katı sansür değildi. Sinema genel sanat düzeyine sırtını dönmüştü. Bu dönemde belli bir çizginin üstüne çıkabilmiş birkaç film bunu öteki sanatlara yaklaşmış olmalarına borçludur. Sözgelimi Metin Erksan'ın Sevmek Zamanı filmi, döneminin tiyatro, resim, edebiyat ürünlerinden ilmekler alabildiği için farklılaşabilmişti. Dönemin dişe gelir filmlerinin çoğu ya edebiyat uyarlamasıdır ya da senaryosuna bir yazarın eli değmiştir. Oysa sinema bu devirde edebiyatçıyı bir sanatçı olarak değil, bir konu deposu ve senarist olarak algıladı, değişik anlatım biçimlerinin etkileşimini ise fazla önemsemedi.
Edebiyatta ilinti, sadece filmi değil, öteki konumları da etkilemiştir. Sözgelimi, Yılmaz Pütün, Bumin, Gaffer, Fahrettin Cürekli batur, Cüneyt Arkın olarak edebiyatın dışına düştü, dönemin popüler sinemasıyla özdeşti. Yılmaz Güney olduktan sonra da edebiyatla sinemayı iç içe tasarlamayı sürdürdü. Tiyatro kökenli Bumin Gaffer, Fikret Hakan olduktan sonra da edebiyatı tam boşlamadı. Bu üçlünün sinemada varmış oldukları düzeyi, tuhaf bir şekilde değişik anlatım biçimlerinden yararlanabilme yetenekleri belirledi. Edebiyattan kopan, sinemada, da yitirdi.
“Uyarlama” Uymayınca...
Necati Cumalı'nın Boş Beşik adlı oyunu, en az bir kilometre uzunluğunda bir kervan olan bir yörük göçünde yaşananları anlatır. Film gösterimine girdiğinde Urla'daki sinemanın sahibi Cumalı'ya özel bir loca ayırır. Film başlar, Cumalı donar kalır.Filmde, yukarı Fatma Girik'in eline tutturulmuş bir tek devecik vardır! Necati Cumalı, romanından çekilen Susuz Yaz'ı ise, Ses dergisinde filmden alınmış kareleri görünce, “”üzüntüden verem olmamak için!” izlemeye gerek görmez. Biraz da bana teselli oluyor bu sözler: bir hikayemi Feyzi Tuna çekecek,iyi zamanında Fatma Girik oynayacaktı, benim tembelliğimden olmadı.
Türkiye sineması “N”ayır n'olamaz” repliğini ve “Şeyyy....” kekemeliğini de edebiyata borçludur. Kelime Nadir ve Muazzez Tahksin'in içli-veremli kızları, Esat Mahmut'un maceraperest-maço erkekleri Yeşilçam'ın meşrebine en uygun tipler olmuştu. Reşat Nuri,Refik Halit, Mahmut Yesari, vb. yazarlar da Yeşilçamlılaştırılarak, yani indirgenerek uyarlandılar filme. Eserleri sinemaya uyarlanmış yazar sayısı hayli kabarık: Halide Edip,
Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Sait Faik Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Rıfat Ilgaz, Suat Derviş, Necati Cumalı, Kemal Bilbaşar, Fakir Baykurt, Tarık Dursun K., Yusuf Atılgan, Kerim Korcan, Bekir Yıldız, Osman Şahin, Adalet Ağaoğlu, Füruzan , Vasıf Öngören, Ferit edgü, Muzaffer İzgü, Selim İleri,vd. sinemaya aktarılmaları dikkat çekmiş yazarların bir bölümü. Bu dikkat çekmiş yazarların bir bölümü. Bu dikkat çekiş, bazen eserin düzeyiyle düz orantılı, bazen de ters orantılı oldu; yazarın da, okurun da içine sinmeyen uyarmalar tartışmalar yarattı. Adelet Ağaoğlu gibi, yönetmenle (Tunç Okan - Sarı Mercedes -Fikrimin İnce Gülü) mahkemelik olna yazarlar da görüldü.
Kimi yazarların sinemayla ilişkisi edilgen aktarılmanın ötesine de taştı. Bu konudaki en doğal yakınlık ve yatkınlık, senaryo, yazımıyla ortaya çıkıyor. Nâzım Hikmet, bu konuda öncü adlardan birisi. 1930'lu yıllarda yazdığı kimi senaryoların yanı sıra, “büyük mahbusluk”tan sonra da kendisine sinema sektöründe iş bulacaktır. Sonraki yıllarda Yaşar Kemal, Atilla İlhan, Tarık Dursun K.Vedat Türkali, Onat Kutlar, Selim İleri, vd. gibi yazarlar, jeneriklerde de göründüler. Kuşkusuz, yazarın sinemayla bu düzeydeki ilişki de epey sanclılı. Sözgelimi, üç yüze yakın senaryoya imza atmış olan Orhan Kemal, düzeyli projelerine Yeşilçam'ın dönüp bakmadığından yakınıyordu. Bugün de ilgiyle izlenebilen birkaç filmde hikaye ve senaryo düzeyinde imzası olan Selim İleri, “asıl uğraşım edebiyatçılık yönetmenlerin başına bela kesiliyordu” sözleriyle anlatıyordu bu zorlu ilişkiyi. Hatta bu ilişkide yazar yazarın kurdu olabiliyor. Tarık Dursun K. Kendisiyle yapılan bir konuşmada, senaryosunu yazdığı “Kızgın Toprak” filmi için şunları söylüyor: “Hikayeci Osman Şahin'in bir hikayesinden yola çıkılmıştı ve Şahin'in hikayesi sinemaya olağanüstü yatkınlıklarla doluydu.(...) Şahin, pek hoşnut kalmadı sanıyorum; çünkü sinemanın henüz acemisiydi, bir yazar olarak hikayesinin bir filmin oluşturulmasına pek de yetmeyeceğini bilmiyordu. Kızgın Toptak'ta bir de şu yapıldı: Şahin'in hikayesi aşırı bir yerellikteydi, özellikle konuşmalarında, biz, bundan kaçındık; yanı sıra , Yeşimçam'lı klasik ağa tipine çanak tutan hikayedeki ağayı aldım, başka temele oturttum. Bütün bunları yaparken Şahin'in hikayesinden saptığımı biliyordum. Buna karşılık sinema için doğru orantılı bir yöntemdi bu.” Aynı konuşmada Tarık Dursun K. Kendi eserlerinden uyarlanan ve ikisinin senaryosunu bizzat kendisinin yazdığı üç filmden yalnız birini, Denizin Kanı'nı olumlu bulduğunu belirtmekte, özellikle Alçaktan Uçan Güvercin'de “kendi bildiğini okuyan” yönetmeni - Ünal Küpeli - suçlamaktadır. Osman Şahin ise, zamanla sinema olayına ısınacak, “hikayeleri sinematografik bir bakışla da tasarlayacak. Ancak o bile yönetmenlerle dilediği şartlarda çalışamamaktan yakındı. Füruzan gibi, ilkin romanından bütün ayrıntıları içeren bir senaryo hazırlayıp, sonra da kamera arkasına geçen ve filmi kendisi yöneten yazarlarımız da çıktı. Mehmet Eroğlu, Işıl Özgentürk, İnci Aral, Ümit Kıvanç, Feride Çiçekoğlu, Metin Kaçan gibi. Genç kuşak yazarları da sinemanın ilgisine “mazhar” olurken, kendileri de sinemaya sokulmadan duramadılar.
Edebiyatçılarımızın sinemayla daha bin bir çeşit ilişkisi oldu. Orhon Murat Arıburnu'dan barış Pirhasan'a şair yönetmenlerimiz, Cahit Ilgat'tan Nihat Ziyanlan'a şair oyuncularımız bile var.Yolunu şaşırıp orada bir filmlerin içinden geçen Cevat Çapan ve öteki şair ve yazarlarımız da cabası. Televizyonda dizi filmlerle edebiyatı buluşturdu. Atilla İlhan, bu alanda bir ekol bile oldu, jeneriği kaçırsak bile, onun ve ekolünün filmlerini en önemli konuşmalarından ve olmayacak insanları bir araya getiren, olmayacak konumlarını birleştiren entrikasından hemen kestirmek mümkün! Üstad, daha 1959'da,n şiirinin büyülü izlerinin yansıdığını Yalnızlıklar Rıhtımı'nın senaryosunda da öyle yapmamış mıydı? Bu da bir çeşit başarı sayılır.
Sinemanın edebiyatla daha düzeyli bir ilişkiyi 1970'lerden itibaren geliştirdiğini görüyoruz.Eskilerden Halit Refiğ. Aşk-ı Memnu, Yorgun Savaşçı, Karılar Koğuşu gibi başarılı sayılan uyarlamaları bu tarihten sonra yaptı.Atif Yılmaz, Memduh Ün gibi adlar da bu dönemde edebiyat uyarlamaları yapmayı sürdürdüler. Erden Kral, daha çok edebiyat eserlerine yöneldi ve iz bırakan filmler çekti. Özellikle bereketli Topraklar üzerinde ve Hakkari'de Bir Mevsim diyeceğim, ama öteki filmleri hem uyarlama olarak önemliydiler. Ömer Kavur da çıkışını edebiyattan yapan yönetmenlerden biri oldu, Yatık Emine Ah Güzel İstanbul, Anayurt Oteli gibi uyarlamaları ilgiyle izlendi. Zülfü Livaneli, müzikçilik ve edebiyatçılık niteliklerine film müziği besteciliği, senaristlik, yönetmenlik gibi birçok düzeyde sinemacılığı da ekledi. Yönetmenliğini yaptığı Yer Demir Gök Bakır uyarlaması da hayli dikkat çekiciydi. Ünal Küpeli, Orhan Kemal'den bir televizyon dizisi olarak uyarlanan Hanımın Çiftliği'nde metne sadık bir aktarımın ne kadar eıtkili olabileceğini örnekledi. Ümit Elçi, Yusuf Kurçenli, Şahin Gök, Pertanlı Biket İlhan, Mustafa Altoklar, vd. gibi bu dönemde dikkate değer edebiyat uyarlamaları yapmış başka adlar da var.1970 sonrası komedi sinemasının edebiyata, özellikle Aziz Nesin ve Kemal Sunal'ı Şabanlaştıran etkisi ise fazlasıyla (zapping'e rağmen!) biliyoruz.
Öte yandan, yoğun biçimde edebiyat uyarlamaları yapmış olan Atif Yılmaz, Fevzi Tuna gibi yönetmenler, “sinema dili'nin farklılığını vurguladılar.Hatta Atif Yılmaz, senaryoya edebiyatçı elinin değmesinden yana olmadığını, bir edebiyat eseri çekilse bile, tekniği bilen bir senaristle çalışmayı yeğlediğini özellikle belirtti.
Bir de öteki yüz var, yani edebiyattaki sinema. Sadece aklıma ilk gelenleri sıralıyorum: Sait Faik'in, Oktay Akbal'ın, Tarık Dursun K.'nın, Mehmet Sevda'nın Onat Kutlar'ın Füruzan'ın Atilla İlhan'ın Ülkü Tamer'in eserlerinde sinemanın büyüsünden yoğun izler vardır. Yeşiçam Dedikleri Türkiye ile konunun “münhasıran” romanını yazan Vedat Türkali'yi de unutmadık elbette.
Sinemanın edebiyattan, edebiyatın da sinemadan daha çok “çekeceği” var!