Huzur, iç rahatlığı demektir.Hangi şartlar içinde olursa olsun insanın aradığını bulması yahut bulabileceği bir dünyada yaşamasıyla mümkündür. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın romanı böyle bir hali anlatsaydı, adı üstünde durmayabilirdik. Halbuki bu romanda huzura kavuşan tek insan olsa olsa yazarın kendisidir; o da içindeki huzursuzluğu türlü haller içinde göstermekten, huzursuzluğun okunmaya değer çetin romanını edebiyatımıza katmaktan başka bir şey yapmış değildir.
Roman bir gün ve bir insanla başlayıp bitiyor. Gün her hangi bir gün olmakla beraber İkinci Dünya Savaşının başlangıcı, insan her hangi bir insan olmakla beraber bütün bir tarihin sonucudur. Tanpınar düşüncesinin bütün imkanlarını seferber ederek parçadan bütün doğru gidiyor. Parça, bir Türk aydınıdır, belli bir derdi yoktur. İstanbul'da, dağılmış bir eski düzenin kalıntıları ortasında huzursuzdur. Çünkü huzur bu şehirde eski hayatın vuzuhiyle birlikte göçmüştür. Mümtaz ve etrafındakilerin bulanık hayatını, en çok müzik ve mimaride parıltısı kalan eski zaman aydınlatabiliyor. Afrika kaybolmuş bir cennet, önde büyük hadiselerle yüklü bir dünya vardır. Huzur'da herkes yahut ayni insanın türlü görünüşleri, can çekişenlerin yalnızlığı içindedir. Bütün yaklaşmalar, dostluklar, aşklar insanların yalnız teselli arayan taraflarına ve tesadüflere bağlıdır.Bütün konuşmaların ucu toplum ve memleket meselelerine dokunduğu halde, konuşanlardan hiç birinin hayatı bu meselelere çevrilmiş değildir. Düşündüğünü yaşayan yalnız Suat'tır, o da kendini asmaktan başka çıkar yol bulamıyor. Herkes huzuru tek başına aradığı için kimse bulamıyor. Çünkü huzur milletçe bulunacak bir nimettir. Roman muzdarip bir şuurun son kertesinde ve dünya savaşının eşiğinde bitiyor. Böylece yazar insan tekinin kaderini bir yanda milli tarihe öbür yandan dünyada olup bitenlere bağlıyor.
Dünyada olup bitenlerin arkasında büyük kalabalıkların insan tekleri üzerine baskısı vardır. Ferdin haklarını çokluğun haklarıyla nasıl uzlaştırmalı? İşte insan huzurunun dünya ölçüsünde bağlı olduğu mesele. Suat faslının başlarında Tanpınar, bir roman olduğunu unutacak kadar hararetle ve olgun bir vuzuhla giriştiği tezler karşılaştırmasında bu mesele üstüne bizde ve dünyada konuşulanları hülasa ediyor. Nice fikir çatışmalarının özü bu sayfalarda okuyucunun önüne serilmiş. Gönül isterdi ki bu fikirleri romanda yaşanarak denensin; fakat o zaman da her biri bir roman isterdi. Tanpınar ise, bir insana bütün insanlığı sığdırmak istediği gibi bir romana da bütün romanları sıkıştırmak istiyor. Şu da var ki Tanpınar hangi fikirden yana olduğunu belirtmek istemiyor. İnsanlığın ancak fert ve toplum arasındaki bir uzlaşma ile huzura kavuşabileceğini söylemekle beraber, buna zamanımızdaki yollardan hangisiyle varılabileceğini açıklamıyor. Hürriyeti başkaları için istediğimiz nimet olarak tarifeden Huzur, ferdin hürriyetini daraltacak hiç bir yola da girmek istemiyor. Zaten roman huzuru ve hürriyeti yani mânalara sürükleyecek olan bir savaşın başında bitiyor.
Huzur yalnız bu meselenin kitabı mıdır? Değil elbet Nice meselesiz lezzetleri de var; fakat zamanımızın bütün kendini bilen kitapları gibi o da bu meseleye dökülüyor. Yazarın kendini dünyasından sorumlu saydığı günlerde yaşıyoruz. Meseleler lezzetlerin üstüne çıkıyor.