Yan sayfada tanıtımını bulacağınız Cevdet Bey ve Oğulları'nın yazarı Orhan Pamuk Nokta muhabirine ödüle giden yolu anlattı
Sabah gazetelerini eline aldığında haberi kendi gözleriyle görmek istedi. “Orhan Kemal Roman Ödülü ‘Cevdet Bey ve Oğulları' romanıyla Orhan pamuk'a verildi” yazıyordu. Şimdi kendisiyle peşi sıra röportajlar yapılacak, fotoğrafları çekilecekti. Beylik sorulara, beylik cevaplar verecekti. Niçin, nasıl yazıyordu, ödülü almaktan dolayı neler hissediyordu? (Kalkıp nasıl okura ulaşmak için en yakın yol buydu derdi yada 500 bin lira alacağım için sevinçliyim mi diyecekti) “Evet, oyunu kurallarına göre oynamak zorundayım.” Diye karar verdi. Bab-ı Ali bir siyaset sahnesiydi, orada tutunabilmek için de beylik rolleri oynamak gerekiyordu. “Ne can sıkıcı bir iş” diye düşündü.
Bundan dört yıl öncesini anımsadı. 600 sayfalık “Cevdet Bey ve Oğulları” romanını tamamlamış, Milliyet gazetesinin roman yarışmasına katılmıştı. Eğer birinci olursa kitabı basılacaktı. İstediği gerçekleşti: Birinci oldu, ama romanı basılmıyordu bir türlü. Tam bir yıl basımı için uğraştı, avukatlar soktu araya, epey ter döktü. Ancak ödülün üstünden onca zaman geçmişti ve gerekli reklam da yapamadığından kitabı çok az sayıda bir okur kitlesine ulaşabilmişti. Ama aradan geçen zaman, deneyler, ona artık kuralların nasıl oynayacağını öğretmişti.
Üç tarafı kitaplarla çevrili odasında, elleri arkada bir o yana, bir bu yana volta atıyordu. Bu iç evreninde kısa bir gezintiydi. Çocukluğu geldi aklına, sonra gençlik yılları kendisini hep, “Nişantaşı” çocuğu olarak nitelerdi.
Burjuva sınıfından olmanın tüm olanaklarını en iyi biçimde değerlendirmesini bilmişti. Robert Kolej'de okumuş, üç yıl mimarlık eğitimi görmüş, diploma için de İktisat Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu'nu bitirmişti. 18 yaşına geldiğinde artık romanları teknik açıdan incelemeye başlamıştı. Proust, Hemingway ve Stendhal ona geniş ufuklu bir dünya vermişlerdi. Onların kendilerini yansıtan teknikleri karşısında hayran kalır, “ben de yazacağım, onlar gibi yazabilirim” diye düşünür olmuştu. Okumak, yaşamının en büyük eğlencesiydi. Zamanla bu eğlencenin içine yazmak da girdi. Yazmak ona göre hayatın en büyük nimetiydi. Yazmak bir oyun, bir eğlence; gözlemleri kağıda dökmek ama bunları bir olay örgüsü içinde eritmek, olayın kurgusunu yapmak. Bu anlatılacak bir tad değildi.
Ancak sabah 09.00'da evden çıkıp bir büroda çalışmaya koyulur, akşam da 18.00'de eve dönerse asla yazamazdı. Düz yazı, sakin bir ortamda çalışmayı gerektiriyordu. Hem çok okuması lazımdı, hem de yazması. İşte bu nedenle “diğerleri” gibi çalışmayacaktı. Ondan kimse para getirmesini istemiyordu maddi durumları iyiydi. Böylece ailesinin desteğini alması da uzun sürmedi. Neyi yazacaktı? Asıl sorun buydu. Yıllardır gözlediği, bir olgu vardı: Türk burjuvalarının traji-komik durumları. Bundan 150 yıl önce batılı ülkelerin burjuvalarının yaptıklarını şimdi, Türk burjuvaları yeni bir şey keşfetmişçesine yeniden yapıyor, taklit ediyorlardı. “Cevdet Bey ve Oğulları” adını vereceği kitabında son 60 yıldır Türkiye'de gelişen burjuvaziyi anlatacaktı, ama bu asla bir tarihi roman olmayacaktı.
Yazacağı kitaplarda insan ilişkilerinin yüzeyselliğine değinmek istiyordu. Türk insanı derinlemesine düşünemiyordu. Ona göre, bunda bireyselleşememenin payı vardı. “Ben” diyemiyordu Türk insanı, kendinden önce cemaat ve onun değer yargıları geliyordu… İnsanın kendisini tanıması ve anlatmaktan korkmaması gerekliydi. Her roman, insanın hayat ve dünya üzerine ne düşündüğünü yansıtıyordu. O halde kendisi de bir bakıma felsefe yapacaktı. Romanıyla dünya hakkında neler düşündüğünü imgeler yoluyla dile getirecekti.Bu imge, kendisiyle birlikte değişiyordu. Birçok Türk yazarının yaptığı gibi bütün bir ömür boyu aynı romanı yazmayacaktı, çünkü bunun hiçbir eğlenceli yanı yoktu. Türk yazarının kendine özgü bir tekniği de yoktu. Bir Proust, bir Hemingway gibi kendine özgü bir teknik yaratmak çabasındaydı… Tek bir isteği var şimdi: Roman yazmaya devam. “Ama insan, hayatının sonuna kadar özgürdür. İnsan kendini ille bunu yapacağım diye kısıtlayamaz. Alınmış bir kararın sürdürülmesi zorunluluğuna inanamıyorum. Sadece insan özgürlüğüne inanıyorum” diyordu.
Cevdet Bey ve Oğulları
1905'ten 1970'e tarih dersi vermeden siyasal yaşam
Cevdet Bey ve oğulları genç yazar Orhan pamuk'un ilk romanı. 1979 Milliyet Roman Ödülü birinciliğini Mehmet Eroğlu'nun romanı ile paylaşan kitap ancak 1982 Mart'ında yayımlanabildi.
Cevdet Bey ve Oğulları'nı, basımını izleyen ilk aylarda okuyanlar, yetkin bir roman okumuş olmanın getirdiklerini daha geniş okur çevreleriyle paylaşabilmek için dergilerde, gazetelerin sanat sayfalarında tanıtıcı yazıların çıkmasını, eleştirileri istekle beklediler. 1982 Ağustos'unda Milliyet Sanat Dergisi'nde Konur Ertop'un, Ekim ayında Eleştiri dergisinde Fatma Akerson'un, 1983 Nisan'ında Somut'ta Fethi Naci'nin yazıları ve en sonunda Orhan Kemal Roman Ödülü, Orhan pamuk'un romanıyla okur arasında güvenilir köprüler olarak ortaya çıktılar.
Cevdet Bey ve Oğulları üç ana bölümden oluşan geniş hacimli bir roman. Bu üç bölümden ilkinin (Önsöz) 12, ikincisinin 62 ve üçüncüsünün (Sonsöz) 10 alt bölümü var. Kısa, sade ve o ölçüde ilgi çekici bölüm başlıklarına göz attığımızda kitabı okurken, nerelerde, hangi zamanlarda, nasıl bir roman dünyasında,ne gibi olaylar, konular, sorunlar, sorular arasında dolaşılacağı sezinleniyor; ya da kitap bittikten sonra sezinlenmiş olduğu sanılıyor. İşte başlıklardan bir kaçı: Müslüman ve Tüccar / Zamana Aileye Hayata ilişkin / Nişantaşı'nda Bir Kagir Ev / Hayatta Ne Yapmalı? / Biz Niye Böyleyiz / Milletvekilinin Umutları / İnkılapçı Yazarlar / Türkçüler Arasında / Bir Cumhuriyet Kızı / Sıcak ve Bebek / Hep Aynı Sıkıcı Tartışmalar / Ray Döşeniyor / Hayat-Sanat / Zamanın Akışına Övgü…
Romanda, 1905'te Abdülhamit'e karşı hazırlanan başarısız suikast girişiminden başlayarak 1970'e uzanan geniş bir zaman dilimi, kalabalık bir kahraman kadrosu ve bu süre içinde Türkiye'de yaşanan çalkantılı hayat var. Orhan Pamuk bu üç ögeyi büyük bir ustalıkla sarmalamış birbirine. Olayları, düşünceleri, romanın tartıştığı sorunları; roman kişilerinin gündelik hayatlarını örerek sergilemiş. Hiçbir kahraman herhangi bir düşünceyi aktarabilmek ya da bir olaydan söz edebilmek için yaratılmış değil. Kendi hayatlarını bütün gerçekliğiyle sürdürüyorlar. Okuyucu da bu gerçekliği ayrıntılarıyla paylaşıyor, onların yaşadığı zamana ortak oluyor.
İlk Müslüman tüccarlardan Cevdet Bey'in 24 Temmuz 1905 sabahı kötü bir rüyadan uyandıktan sonra yataktan kalkışı romanın da başlangıç noktası. O sabahtan 1970'e kadar kimler, hangi çevreler çıkıyor karşımıza? Önce Cevdet Bey'in kendisi. Dükkanın kapısında Cevdet Bey ve Oğulları İhracat-İthalat-Nalburiye yazılı. “Daha ihracata başlamamıştı, daha oğulları yoktu ama ikisine de niyeti vardı.”
Cevdet Bey'in tüccar arkadaşı Fuat Bey. (Mahmutpaşa, Sirkeci ticaret hayatı, Ermeni, Yahudi Rum tüccarlar arasında ilk Müslüman tüccarlar)
Cevdet Bey'in karısı Paşa kızı Nigan Hanım. (Osmanlı paşaları, konaklar, paşaların ilk müteşebbislere bakış açıları, değişmeye başlayan Nişantaşı, konaklardan kagir evlere geçiş)
Cevdet Bey'in ağabeyi (Jöntürk) Dr. Yüzbaşı Nusret. (Geleneği kırma yolunda ilk aranışlar, Beyoğlu'nun arka sokakları, pansiyonlar, otel odaları)
Cevdet Bey'in büyük oğlu Osman. (Tüccar. Babasının işini geliştirir, ihracata başlar, ilk ampul fabrikasını kurar)
Cevdet Bey'in küçük oğlu Refik (Mühendis). Refik, kitabın ikinci bölümünde, yaşadığı hayat, düşünceleri, arkadaşlıkları nedeniyle roman kahramanları arasındaki bağlantıların kuruluşunda Cevdet Bey'den sonra en önemli yeri tutuyor. Onunla birlikte romanın açıldığı çevreler iyice genişliyor.
Osman'ın karısı Nermin, Refik'in karısı Perihan, Cevdet Bey'in kızı Ayşe. (Ev içlerinde yaşanan hayat, bahçeler, odalar, eşyalar, sofralar, aile içi ilişkiler, kadın erkek ilişkileri, büyük aileden çekirdek aileye-evden apartmana doğru alınan yol)
Şair mühendis Muhittin. Refik'in arkadaşı. Sonradan ırkçı milliyetçi harekete katılıyor daha sonra da milletvekili oluyor. (Beşiktaş meyhaneleri, Türkçülerin kendi aralarındaki tartışmaları)
Ahmet. Resimle uğraşıyor, Fransızca dersleri veriyor. Cevdet Bey'in torunu. (1970'lerde Türkiye)
Fethi Naci Somut'a çıkan yazısında “Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme'yi yazdığım yıllarda yayımlansaydı Cevdet Bey ve Oğulları'nı hiç duraksamadan en beğendiğim yirmi Türk romanı arasına alırdım” diyor.
Orhan Pamuk / Cevdet bey ve Oğulları
“Hah, şaşırmış o, şaşırmış. Ona kalırsa, Türk olduğunu anlamak için altmış milyon insanın teker teker kafatasını ölçmemiz lazım”dedi Mahir Altaylı.
Muhittin “Elli dokuz milyon, iki yüz elli bin” diye düşündü. Aklına son yapılan “Mufassal Türklük Haritasındaki sayılar gelmişti. Sonra aklı gene küçük saçma gevezeliklerle uğraştığı için kendine kızdı.
“Şaşırmış, bunamış. Bana neler söyledi. Mustafa Kemal belki sarışınmış, mavi gözlüymüş ama iyi bir cimcimeye de sahipmiş. Ama İsmet'in cimcimesi - bu cimcimeyi de kafatası yerine kullanıyor- İsmet'in cimcimesi felaketmiş.”
Nokta Dergisi, 6 - 12 Haziran 1983, Sayı: 15, Sayfa 40 - 41