Servetifûnun, İstanbul'daki bazı şahsiyetlere edebî saltanatları için taht olmuştu. Onun üstünde yükselmişler, istidat mermerleri, o kaidenin üstünde heykelleşmişti. Halit Ziya bunlardan değildir. Edebiyat-ı Cedide kurulurken, O zaten İzmir'e muhteşem üslûbunun örneklerini veriyordu.
Birçoklarının çıkarak gibi girdiği mecmuaya, Halit Ziya, belki küçük fakat bir şöhret olarak geldi.
Onu ilk defa, Yeşilköy'deki köşkünde gördüm. Halil Nihat Fuat Köprülü falan hep birlikte gitmiştik.
Köşke, iyi bakımlı ve seçme çiçekli bir bahçeden giriliyor. Bizi, güneş aydınlığını yeşil bir abajur gibi süzen ağaçlar altın karşıladı. Geniş alnında, yapraklar arasından sızan ışıklar oynaşıyor, şakaklarında çoğalan beyaz telleri parlatıyordu.
Onu görünce, bilmem niçin, ûstadın yarattığı Adnan Bey'i düşündüm. Galiba gözlerinden ötürü, Halit Ziya'nın da göz kapakları yumuktur. Ve bakışları, kirpik saçakları altında biraz yumuşadıktan sonra, gelip size konuyor. Ne cana yakın bir gülüşü vardı. Ya konuşması!... Halit Ziya'nın her gün bir sahifesi açılan en büyük eseri, bu konuşmasıdır. Her beş dakikada bir san'at sahifesi doluyor sanırsınız.
Zengin hareketli bir vücudu var. Omuzlarında ak saçlarından umulmaz bir aşk fıkırtısı sezersiniz. Fakat hepsi öyle sıcak bir kibarlık tülile ki hiç yadırgamazsınız.
O gün çocuklar ile Fransızca konuştuğunu işitince biraz incinir gibi olmuş; "Uşaki Gil, Adadolu'nun göbeğinden fışkıran bir filizken, evinde başka dil için?.." demekten kendimi alamamıştım. Söz sonra bir aralık taze bir cinayete geçti. O günlerde bir karpuzcuyu öldüren bir polisin kanlı işi gazetelerde münakaşa ediliyordu.
Üstad, ansızın köpürdü. Yumuk, yumuşak, gözlerinde simsiyah bir alev parladı. Meğer şimşeğin karar, daha korkunç olurmuş. O dudaklardan çıkacağını hiç ummadığız sert, keskin bir sesle:
- Hem de diz çökmüş, tabancanın namlusunu koluna dayayıp öyle ateş etmiş alçak!
Diye haykırdı. Burun kanatları titriyor, yüzü allanıyordu. Bu noktayı geleceğin meçhul san'at tarihçesine armağan olsun diye anlatıyorum. Çünkü onun şahsiyetinin tahlil edenler o nazlı ve eserleri yaratanın, içinde zaman zaman karakulağını sıyıran bir zeybek ruhu yaşadığını tahmin edemeyeceklerdir.
Ben onun birbirinden Himalayalar'la ayrı bu iki varlığını bir günde görmüştüm. Daha doğrusu, bir tesadüf göstermişti.
Gerçi Servetifûnun'un 319 Yunan muharebesi için çıkardığı Nûsaha-i Mümtaze'sinde ve daha sonra Bir Şiiri Hayal'de Türk askerinin ruhunu tahlil eden hikayeleri vardır. Fakat bunları okuyanlar, tahlil kuvvetini belki yalnız san'atkarlığına verecekler. Halbuki Ziya'da ipekle örtülmüş, kadifelerle giydirilmiş bir efe ruhu dede mirasıdır.
Ona, "Edebiyat-ı Cedide nesrinin babası" derler. Çağın nesrini o temsil eder.
Edebiyat tarihlerinin birleştikleri bu hüküm biz de benimseyebiliriz. Halit Ziya daha İzmir'de iken, nesrimize Tanzimatçılardan başka bir eda vermişti. Belki biraz çok süslü, pek saltanatlı bir üslupla yazıyordu, ama itiraf etmeliyim ki muhit bunu yadırgamıyor, bilâkis imreniyordu.
Romanı hayatın aynası sayarlar. Doğrudur. Fakat roman, tarih gibi halin hikayesi, geçmişin kaşifi olduğu kadar geleceğin de mimarı olabilir. Nitekim Halit Ziya'nın eserleri kırk sene evvel İstanbul'da en derin tesirleri yapmış ve bu romanlar cemiyetin sahnesinde, hayatın içinde oynanmıştır. Hem aktörlüklerinin farkında olmadan.
Bihter'ler, Behlûl'ler, Firdevs Hanımlar Aşkı Memnu'n sayfalarından yere inmiş kahramanlardı. Hatta bir dudağı yerde biri gökte, kıskanç kısrak çobanlar ile çevrilen saraylar bile bu taklitten kurtulamamıştı. Birkaç vals dönmesi ile odanın bir başından ötesine geçen Behlûl delikanlılar ideali, genç kızların prens şarmani idi.
Lanson'un dediği gibi "san'atkâr bazen muhitini aşarak, yeni bir geleceğin müjdecisi olur."
Halit Ziya'nın nesri bugün eskimiştir. Fazıl Ahmet bu fikri söylemek için; "Firdevs Hanım'ın allıklı düzgünlü çehresi gibi!" der. Evet zaman bu ûslubü da ihtiyarlattı. Fakat işte hala, romancı Halit Ziya'yı, en başta görüyoruz. Roman tekniğine ondan sonra eklediğimiz hiç bir şey yok. Aşkı Memnu'nun iskeletindeki büyük güzelliğe bir bakarız: Aksıyan bir tek yeri var mı? Kahramanları psikolojileri, hayati görüşleri ve anlayışları, onları içinden seyredilmiş, beraber duyulmuş gibi değil mi? San'at budur işte ve ancak bunu yapabilene san'atkâr derler.
Aşkı Memnu'dan sonra sağlam arsalı roman olarak ben, yalnız Damga'yı görüyorum.
Eserlerine gelince: Halit Ziya, dağınık yazılarından Nemide ile kurtulur. Bu, küçük yalnız görül mihverleri etrafında dönen uzunca bir aşk hikayesidir. Ferdi ve Şükrekası'dan san'atkâr paraya değer verdiğini görürüz. Artık olgunlaşan kafası, kuru bir aşkla bütün bir romanın dolmayacağına inanıyordu.
İstanbul'la fikri teması -çünkü kendisi İstanbul'da doğmuş ve ilk tahsilini Fatih Rüştiyesi'inde yapmıştır. - bundan sonra başlat. Yenilik-eskilik kavgalarını ta Meselei mebhusetün anha ve Matbuulendam münakaşalarından beri yakından takip ediyordu. Yeni Şiir'in Yeni San'at ve Yeni fikrin zaferini alışmağa susamıştı.
Mai ve Siyah'ta biraz da bu gayretin izi sezilir. O alkışlamak için eser beklerken, kendisi yaratıp alkışlandı.
Aşkı Memnu'da onu bütün ihtişamı ile belirmiş bulduk. Bunda bir eseri saadete kavuşturmak için herşey vardı. Büyük bir düşünüş, derin ve muhteşem bir duygu kabında yuğrulmuş, sonra zamanın en güzel üslûp kalıbına dökülmüştü.
Kırık Hayatlar, Serfetifûnun'da yarım kalmıştu. Üstad onu Vakit'te baştan ve tamam olarak çıkarıldı. Bu eserde tahlil kabiliyeti daha fazla; fakat okuyucuyu ürkütecek kadar derindir. Aşk-ı Memnu ve Mai ve Siyah kadar meşhur olmayaşının sebebi bu olsa gerek.
Halit Ziya'nın Solgun Demet, Bir Yazın Tarihi, Bir Şiir Hayâk isimli eserleri küçük hikayeşerden mürekkeptir. Küçük hikaye, belki küçüklüğünden ötürü büyük adamın himmetine lâyıkıyle erememiştir.
Hani bazı büyük komposizyonlarla uğraşayan dahî ressamlar vardır. Pek seyrek olarak zorla portre falan yaparlar. Ben Halit Ziya'nın hikaye yazışını onlara benzetirim. Kartal nasıl kendini engin boşluklara atımadan uçamazsa, Halit Ziya'da büyük bir mevzu ve geniş bir tahlille karşılaştırmadan yüksek kabilileyetler görünmüyor.
Yalnız onda herkesin ibretle seyredeceği bir üstünlük var. Epey süren bir susuştan sonra birkaça seneden beri tekrar yazmağa başladı. Hem ayni eski zenginlikle... Zamanın dil ve estetik üstündeki tesirini birde onda görmeli. O saltanatlı ve üçyüzlü terkiperin lehimleri çözülmüş, üslupla daha cana yakın, daha sıcak birşey olmuş.
Bu arada genç istidadlara bir nasihat vereceğim:
Acaba, Halit Ziya, nasıl oldu da bu kadar uzun bir kalem boğuşmasından sonra hâlâ taze ve kuvvetli kaldı? Bunun cevabı, delili, şahidi bir tektir. Çünkü Halit Ziya zamanla birlikte yürüyen bir adamdır. Zamanal birlikte yürümek demek, olgun yaşımızda hayatın akışını bırakmamak, kendi telâkkilerimize uymayan, inançlarımıza aykırı düşen harekerleri de gözden uzak tutmamak demektedir.
Üstad, kendini yenerek bunu yapmış bulunuyor. Zaman için yaşamak, hem yadırgamadan yaşamak büyük bir hazim kabileyetinin işidir. Bu kabiliyeti ise adama felsefi kültür: fikir tarihine derin hulluler verir. Halit Ziya eğer hala yazıyorsa kültürünün kuvveti ile yazıyor. Birçoklarının tık nefes solumalarla daha yarısına varmadan durdukları san'at yolu, kültür akümülatörleriyle hiç farkına varılmadan geçilir. Üstad işte bu bahtiryarlardandır.
TİMAŞ YAYINLARI - TEMMUZ 1997 - 1. BASIM. SAYFA: 129-130-131-132-133