Oğuz Atay'ın, “Tutunamayanlar”ı ölümünden yıllar osnra yeniden okurunu arıyor
Romancı, öykü ve oyun yazarı Oğuz Atay ölümünden yedi yıl sonra, yeniden gün ışığına çıkarıldı; tozlanmış anı kırıntılarının, fotoğrafların ve kahverengi plastik kaplı, kalın bir güncenin sayfaları arasından... Oğuz Atay'ın üzerindeki tozları, önce Ömer Madra ile Enis Batur silkelediler, onların çabalarıyla Milliyet gazetesinde bir hafta boyunca Atay'ın 25 1970 tarihinden itibaren tutmaya başladığı, ölümünden iki ay önce de noktaladığı güncesinden bazı bölümler yayınlandı.
Yaşarken unutulmak
Ömer Madra, Oğuz Atay için şöyle diyordu: “Nefes nefese koşarken bize hepimizin derdini anlatmak için üç roman, bir öykü kitabı, bir oyun, bir de şu ‘kırık' günlüğü, yani beş buçuk yapıtı bırakan adamı unutmak bir çok kişinin işine gelebilir belki, ama onu ‘unutturmak' işte bu biraz zor olabilir. Ne yapılsa nafile bence; perde açılıyor işte”. Madra ile Batur'un çabalarından hemen sonra, bu kez de İletişim Yayınları, Altay'a sahip çıktı ve yazarın 35 yaşında verdiği ilk yazınsal ürünü olan Tutunamayanlar adlı romanını yayınladı. Yaşarken yalnızlığın, anlaşılmamasının sancısını çeken Atay, “benden haberleri bile yok” diye yakınıyordu. Şimdi ise sımsıcak bir gülümseyişle soruyor: “Ben buradayım sevgili okurum, sen neredesin?”
Geleceği kaybetmek. Oğuz Atay, 13 Aralık 1977'de, henüz 43 yaşındayken beyin tümörüne yenildi. 3 Ekim 1977 tarihli yazısında (güncesinde en son yer alan yazı) şöyle diyordu: “Düşüncem geç gelişti, biraz geç başladım; biraz da erken bırakmak zorunda kalıyorum. Geleceği kaybetmek, yaşanan zamanı da boşlaştırıyor. Ne yapalım, henüz biraz daha ayakta durma gücüm var; deneyelim, sonuç almaya çalışalım”. Atay öldüğünde, İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi İnşaat Fakültesi'nde “Doç. Dr.” Ünvanını kazanmıştı. Ardında “Topografya” başlıklı mesleki bir kitap bırakıyordu. Yazın dünyasına aniden paraşütle inen Atay, 1970 yılında yazdığı “Tutunamayanlar”la TRT 1970 Sanat Ödülleri Yarışması'nda başarı ödülü kazanmıştı. “Tehlikeli Oyunlar” ve 1911-1967 yılları arasında yaşamış olan Prof. Mustafa İnan'ın yaşamını anlatan “bir Bilim Adamının Romanı” adlı iki roman daha yazdı. Tüm öykülerini “Korkuyu Beklerken”de topladı ve ölümünden sonra Devlet Tiyatrosu'nda sahneye konan “Oyunlarla Yaşayanlar” adlı oyunu (hâlâ yayınlanmayan) yazdı. Arkasında yarıda kalan bir anlatı olan “Eylem Bilim” ile “Geleceği Elinden A Adam” adlı bir roman taslağı bıraktı.
“Ben buradayım sevgili okurum, sen nerdesin?”
Atay'ın dünyasına dalmak, bu dünyayı yakından tanımak için öncelikle ilk adımı ‘Tutanamayanlar'a atmak gerekiyor. Bu hayli cesur bir adım olmalı. Çünkü yazar, 667 sayfa boyunca okurunu sıkıştırıyor.
Daha ilk sayfalarda başlayan ironi giderek kızgınlaşıyor, yoğunlaşıyor, yüreği buruyor ve kanatıyor. ‘ Tutunamayanlar'ın dünyasında okur, Atay'ın kırık, yaralı sesinin bir yansımasını duyuyor: Aydın sınıf içinde yer alan Atay, bu sınıfın tahlilini yapıyor: Ortaya ‘şeytansı' bir alay çıkıyor.
Tutunamayanların Destanı: “Düşünce: Kara. El: Yatkın: Zehir: Gerektiği gibi. Zaman: Uygun. Tam mevsimi; gören yok. Ey tabancalı adam! Bitir işini”, 30'una varmadan yaşantısını noktalayan “Tutunamayanlar'ın kahramanı Selim Işık, Camus'nün “antolojik mesele yüzünden ölen kimseye rastlamadım” sözünü okuyunca “bu yüzden bir kişi intihar etmeli” diyordu. Selim, intiharıyla ortaya bir sorunlar yumağı fırlatmıştı .Selim'in bir zamanlar yakın dostu alan Turgut Özben bu yumağı çözmekle yükümlü tutmuştu kendini. Kimdi Selim Işık, nasıl yaşamıştı, karanlığa saçılan bir ışık mıydı? Bu sorularla kafası kurcalanmadan önce Turgut, “yumuşakçalar krallığı”nın tüm nimetlerinden yararlanıyordu. Şimdi ise bu intiharın arkasındaki esrarı çözmeye çalışacaktı; Selim'i dostlarının ağzından dinleyecekti. Selim'in dostları bir toz bulutu gibi sahnede birer birer belirdiler , ortaya anı kıpırtılarını bıraktılar. Bir dalda Marks, bir dalda İsa, bir dalda Dostoyevski, bir dalda Kafka, bir dalda Nietzsche'nin bulunduğu dev bir ağacın dallarına tutunmaya çalışan, ama ne var ki ancak iki kolu olan bir aydındı Selim. İçinde bulunduğu yaşam biçimini bir yana itiyor, yenisini arıyordu.
Selim bir nihilist değildi. Yaşamı boyunca hep birlikte bir dala tutunmak için çabalamıştı. “Gölge bir devrimci” olmak istemiyor, kavganın, kalabalığın ortasına yetkin bir birey olarak atılması gerektiğini söylüyordu. “Ne Yapmalı?” adlı makalesinde bunun nasıl olacağını da anlatıyordu. 600'ü aşkın mısranın yer aldığı, ironi yüklü “Dün, Bugün, Yarın” adlı şarkıda kendi yaşamına ilişkin ipuçları veriyordu.
Binlerce yıl önce Orta Asya'da yaşayan bir Türk kavminden söz ediyordu Selim Işık. Aydınlar arasında büyük bir temizliğin yapıldığı bir dönemde yedi genç “Toplum Düzenini Toptan Değiştirme Kurulu” adlı bir örgüt kurmuşlardı. Ulusal Güvenlik Kurulu'nun arşivinde yer alan belgelerden bu gençlerin bu işi beceremedikleri gibi Çin'e sığındıkları da yazılıydı. Bu gençler ‘İLMİHAL' adlı yol gösterici bir kitap yazmışlar ,daha sonra çömezleri de bu “kutsal kitaba” ekler ilave etmişlerdi. (Atay'ın aydınlara yönelik en ağır taşlaması bu sayfalarda gizli) Selim'in rüyası da aydınlara atılan ağır toplardan biriydi.
Selim intiharı seçse bile umutsuzluk edebiyatı yapmıyordu; tıpkı tutkunu olduğu Kafka gibi o da karanlığın içinden umuda çıkan bir yolu gösteriyordu. Selim'i aramaya çalışırken, ikinci benliği (Olric) ile karşılaşan Turgut, belki de özbenini bulacak, yeni oluşan kimliği ile karanlık bir taplonun üzerinde canlı, cıvıl cıvıl renklerle yüklü fırça darbeleri indirecekti.
“Neden yazdıklarımı anlamıyorlar?” Atay, “Tutunamayanlar” da birbirinden çok farklı anlatım tekniğini cesurca bir araya getirmiş, bir mozaik oluşturmuştur. Dikkatli bakılmazsa, ortaya karmaşık bir tablo çıkmış gibi görünebilirdi. Ama yazar, romanında yer alan tüm yapı taşlarını özenle seçmiş, bir anlatım tekniğinden diğerine geçerken sağlam bir köprü atmıştı. Atay'ın romanında bir bölümde öztürkçe sözcükler kullanılıyordu, diğer bir bölümde ise ağdalı bir Osmanlıca. Atay zaman zaman, upuzun (birçok sözcük yanyana getirilerek oluşturulmuş) sözcükler kullanıyordu. Selim'in sevgilisi Günseli'nin, Selim'i anlattığı 72 sayfalık bölümde de hiç bir noktalama işareti kullanmadan soluk soluğa bir anlatım sağlanıyordu. Atay, dönemine göre cesur bir adım atmış, her türlü denemenin yer aldığı bir roman yazmıştı. Ancak gerek “Tutunamayanlar” gerekse diğer yapıtları yazarına yazın dünyasında beklediği yeri sağlayamamıştı. 30 Ocak 1976'da Atay, güncesinde bu kırıklığı şöyle dile getirmişti: “...Neden yazdıklarımı anlamıyorlar, neden çevremde kimse yok vs. Belki de anlaşılacak, önemsenecek bir şey yazmadım, yapmadım. Sadece yazı hayatı denen çamura bulaştım, yeni öfkeler edindim.”
İKİ GÖRÜŞ
Yusuf Atılgan
Köyde oturduğum sıralar bir gün ‘ilginizi umarak' diyerek imzalanmış bir kitap gelmişti bana: Tutunamayanlar. Çok beğendiğim halde bunu Oğuz Atay'a bildirmek gereğini duymamıştım. Böylesine güzel roman yazan birinin başkalarını da yazacağını benim yargıma gereksinmeyeceğini düşünmüştüm. Yıllar sonra bir tanıdığıma benim için ‘romanımla ilgilenmedi' demiş. Bunu duyduğumda üzüldüm; ölmemiş olsaydı ne yapar eder onu bulur konuşurdum.
Tutunamayanlar bizde küçükkentsoylu konumunu, duyarlığını veren en iyi birkaç romandan biri, belki de en iyisidir. Kurgusuyla, çeşitli anlatım yollarını denemedeki başarısıyla güzel bir sanat yapıtı. Hele bir bakanlıkta iş takibini anlatan bölüm unutulmayacak bir yetkinlikte. “Tehlikeli Oyunalar”, “Bir Bilim Adamının Romanı” ve öyküleriyle de iyi yazarlığını kanıtlayan Oğuz Atay edebiyatımızda özgün bir ses olarak her zaman kalacaktır.
Cevat Çapan
Oğuz Atay Tutunamayanlar'da tek başına Cumhuriyet döneminde yetişen kuşakların yaşam öyküsünü yazmaya kalkışmıştı. Eşine az rastlanır bir sevecenlik, bir kültür birikimi, bir anlatım zenginliği ve ustalıkla. Böyle bir girişimi gerçekleştirmek için gerekli olan yoğun şiirsellikle ince alaycılığı bağdaştırmayı başararak yapmıştı bunu. Tutunamayanlar'ın hemen hemen her sayfasında yararlandığı kaynaklara saygı borcunu fazlasıyla ödeyen bir yaratıcılık şöleniyle karşı karşıyaydık. Oğuz Atay kendisinin de, sevgisiyle seslendiği korularının da, gerçekte, nasıl bir “kültür çorbası”yla beslendiklerini çok iyi biliyordu. Bu yüzden de “tutunamamak”tan, “tehlikeli oyunlar” oynamaktan, “oyunlarla yaşamak”tan, “korkuyu beklemek”'ten korkmuyordu. Çünkü bütün yazdıklarında bu tuzakları aşmanın ipuçlarını da veriyordu. Bu nedenle, Tutunamayanlar'ı yaşamayı yücelten ve zenginleştiren bir bilincin ve duyarlığın romanı olarak değerlendirmek gerekir. Romanın, yaşamı intiharla noktalanan kahramanı Selim Işık'ın serüveni de bana Louis MacNiece'in şu dizelerini hatırlatıyor:
Atıllar nasıl sürerse atları atlarının sırtında,
Dağcılar nasıl tırmanırlarsa bir doruk orda diye,
Ve hayat nasıl doğrulanırsa intihar ederken bile:
Yaratmak budur işte. Yaratalım ey dostlar. Arınsın şu pis hava.