Kapsamlı bir inceleme konusu: Türkiye kültürünü temellendiren Doğu - Batı sorunsalı çerçevesinde Kemal Tahir'in savlarının, ATÜT kuramının ne anlama geldiğini araştırmak.
Kemal Tahir bir romancı elbette. Daha doğrusu, her şeyden önce bir roman yazarı olarak değerlendirmesi gerek. Bir an için ben de unuttum bunu. Ama Kemal Tahir'in yapıntısını belirli toplumsal - tarihsel savların örneklenmesi olarak anmaya öylesine alışkınız ki! Gerçi yazarın amacı, hiç değilse başlıca amaçlarından biri böyle okunmak. Gene de unutmamalıyız: Kemal Tahir'in yapıtları roman olarak ele alınmadı henüz. Romanlarda kendi savlarının doğrulandığını görmek isteyen ATÜT'cülerce, Osmanlıcılarca yüceltildi; bu savları karşıtlayanlarca “yanlış anlayış” diye eleştirildi. Gelgelelim, romanların sanatsal özellikleri, yapıları üzerinde ayrıntılı olarak durulmadı.
Doğrusu, ben de, durmak niyetinde değilim, şimdilik. Ama oylumlu bir incelemenin hazırlıkları sırasında Devlet Ana'da biraz konaklamak, bu üstün - yapıma bir roman olarak bakmak istiyorum.
“Tarihi Roman”, okuru oldukça çeken bir tür olagelmiştir ülkemizde. Sanat düzleminde pek hatırı sayılmayan Feridun Fazıl Tülbentçi, Murat Sertoğlu, Abdullah Ziya Kozanoğlu gibi yazarlar, yüksek tirajlı gazetelerde tefrika ettikleri, kitap halinde basıldığında da epey satan “tarihi roman”larla üstat rütbesine yükselmişlerdir.
Ancak “tarihi roman” diye bir türden söz etmek ne dereceye kadar doğrudur? Doğru değildir roman sanatı açısından. Nedir ki sınıflandırmayı söylevin kipliğine göre değil. Konusuna göre yapanlar için “tarihi roman” diye ayrı bir tür bulunmaktadır. Dahası: bulunmak zorundadır, çünkü “tarihi roman”ın ideolojik bir işlevi vardır.
Sadık K. Tural adlı bir yazar Adsız'a Armağan'ında “Türk tarihi romanlarının temel özelliğini oldukça doğru biçimde tanımlamaktadır: “Türk tarihinin altın devirlerini, Türk milletinin asli hususiyetlerini hatırlatmak, tekrar canlanmasını sağlamak”. Başka bir deyişle, “tarihi roman” geçmişin yüceltmesi, bizimki gibi uygarlık değiştirmeye kalkmış, geri kalmış toplumlar için özel bir anlama taşımaktadır. Geçmişin yüceltilmesi, çoğun, zengin bir tarihi olan ama sonradan azgelişmişler arasında yer alan toplumlarda görülen bir olaydır.
Sağ düşünce için azgelişmişlik, Batı'nın her bakımından Türk'e ve İslâm'a üstün olması demektir. Oysa “şanlı tarih” Doğu'nun her bakımdan üstünlüğünü anlatmaktadır. Bu durumda geçmişin yüceltilmesi, Batı ile üstünlük yarışında düşlemsel bir yengi, azgelişmişlik karmaşasını yatıştırıcı bir düşlem olmaktadır. Ayrıca geçmişi yücelten görüş Batı'ya karşı üstünlük savaşımında geçmişteki hale, yani geçmişte bizi üstün kılan özellikle yeni iyenilmesi gerektiğini savunmaktadır. Yeri olmadığı için fazla açmaya gerek yok. Bu görüşün sağın başatlarında biri olduğu bilinir. Günü dolmuş üretim ilişkilerinin değerlerini savunmak Türkiye'deki toplumsal iktidarın yapısının bir gereği elbet. “Tarihi roman”ın ideolojik işlevi de bu çerçevede yer almakta. Türkiye'de “tarihi roman” sağa hizmet etmektedir.
Ne ki, Kemal Tahir, geçmişi, hem Tanzimat kafasının hem de sağın yabancılaşmış bakışından kurtarmak amacında, Devlet Ana ile. Arka kapağa bakıyoruz (her arka kapak ideolojiktir): Devlet Ana ilk Türk romanı. Çünkü Devlet Ana, Batı'lılaşma akımının doğurgusu olan “azgelişmiş - gerikalmış toplum karalamasını silip süpürmüş, dış göçler tarafından içine düşürülmek istendiğimiz aşağılık duygusu çukurunu aşıp geçmiş, insan birikimimizin tarihsel değerini gün ışığına çıkarmıştır.”
Devlet Ana'nın amacı, “tarihi roman” geleneğine uygun görünmekte: geçmişin değerini, üstünlüğünü, kafasını Batı'ya ipotek ettirmiş olanlara göstermek. Ama solcu biçimde varılacak bu amaca. Osmanlı mülkiyet düzeninin feodaliteye, insanının Avrupalıya dahası Kerîm Devlet'in sömürgeci Batı devlerine üstünlüğü kanıtlayacak. Böylece, geçmişe bakışımız, Batı'cılığın yanlış ve kasıtlı yönlendirmelerinden arındırılmakta okur, geçmişin parlak tözüyle yüz yüze gelmektedir. Yani, devleti insanıyla, geçmişin, Osmanlı uygarlığının birimini unutulmuşluk kuyusundan çıkarmaktadır yazar. Okura özünü, büyümek için beslemesi gereken kökünü göstermektedir. Bey ile kul arasında mesafesiz ilişki, sınıfsız toplum, mülkiyetsiz toprak, karşı dinden olana hoşgörü, sıkı sıkıya ve inanılarak uygulanan değerler... Osmanlı insanı, böylesine parlak ve sağlıklı olan özümüz, ancak o güdüleyebilir ilerlemeyi.
Gelgelelim bu gösterişli tablonun adı yanlıştır. Devlet tarihin hiçbir döneminde cinsiyet değiştirmemiştir. Bilinir ki son on beş yıldır “Kerîm Devlet” anlayışı popülizmle elele yürümüş. Ecevit'in ana düşünlerinden biri olmuştur: halk ile kaynaşan devlet. Halktan kopuk aydınlarımızın savlarının tersine, halkımızın öz niteliği demokratik olmaktır; Osmanlı Devleti de bu özün gereği olmayı hiç değilse duraklama dönemine dek başarmıştır. Bu savları bilimsel düzlemde eleştirenler var. Beni ilgilendiren şey, Devlet Ana savının roman içinde kendi kendini yıkmasıdır.
Mavro, Osmanlıların arasına dindaşlarının kaçarak katılır. Kopuşunu, Osmanlılaşmaya karar verişini gösteren devini, “Koru beni Devlet Ana” diyerek Bacıbey'in kollarının arasına atılmasıdır. Bacıbey dişi devletin bir simgesi olarak sunulmak istenmiştir. Bir Rum bacısıdır Bacıbey, savaşçıdır. Biri savaşçı öbürü medrese öğrencisi yüklenmiştir. Öyleyse, eril nteliklerle donanmıştır Bacıbey. Ancak temelde dişi olması devletin cinsiyetini değiştirmeye yetmemektedir. Fütühatçı devletin ataerkil özünün anaerkile çevrilmesine yetmemektedir bu simge. Çünkü Bacıbey erkekleşmiş bir kadındır. Onu devletin uzantısı kılan yönü erkeksiliğidir. Kaldı ki, roman boyunca, Osman Bey'in imgesidir asıl özbek olan: yani, halkın deyişiyle, Devlet Baba.
Kitabın arka kapağında sağın tarih anlayışına karşı çıkılmamasını “söz konusu etmeğe değmez, zaten yanlış” diye okumak olanaklı. Ama geçmişin yüceltilmesi gibi can alıcı önemde ortak bir konu var ortada. Kemal Tahir'ciler, geçmişe soldan bakarak bozmak istiyor bu ortaklığı. Nedir ki, daha devlerin tanımında tökezleyiveriyorlar, bana kalırsa. Yani bir ortaklık ortaya çıkıveriyor. Roman boyunca süren bir ortaklık aslında.
Devlet Ana polisiye bir roman olarak da okunabilir. Çünkü romanın konusu olarak Osmanlı Devleti'nin kuruluşu gösterilmişse de, roman bir cinayet da iyi taraf - kötü taraf ayırımı yapılmaktadır. İzlekçe açısından romanın gelişimi iyi - kötü çatışması, yani polis romanı kalıbı içinde işletmektedir.
Romanın başında Rodos şövalyesi Notüs Gladyüs, Osmanlı eline gelen bir yabancı olarak, çevreye ilişkin bilgi derlemeye koyulur. Osmanlı elini tanıtan bir kitap gibi başlar Devlet Ana. Notüs Gladyüs, ülkenin coğrafyası, iklimi, insanı, siyasal çekişmeleri üzerine oranın yerlisi Mavro tarafından aydınlatılır. Bu bilgiler Notüs Gladyüs'ün yanı sıra okura sunulmaktadır. Yansız tanıtma olmaz çünkü. Mavros, nesnel bir betimletici değil, ahlaki bir değerlendiricidir. Bu arada şövalyenin kötü niyetlerinin ve kötücül kişiliğinin de açıklanması değerlendirme yapıldığını daha belirgin kılar.
Söylevin öznesinin Mavros olarak gözükmesi, ahlaki değerlendirmenin bir boyutudur. Mavro Türklerle iyilik içinde yaşayan bir Rumdur. Dolayısıyla iyiler ulamında yer almaktadır. Buna karşılık, Notüs Gladyüs, Batı'dandır, yeni kötülerden. Gladyüs / Mavro söyleşisi iki kişinin karşılıklı konuşması olmaktan öteye geçer, Anadolu düzeni / Avrupa feodalitesinin, giderek Doğu ve Batı'nın ahlâkî açıdan karşılaştırılması olur. Gladyüs kıyıcı, sömürücü, ahlaksız Batı'lıdır. Gözü Türk'ün toprağında, aşında, karşısındadır. Açıkcası, kötülüğün ta kendisi, nedeni kendi kendisi olan kötülüktür Gladyüs.
Böyle bir tipleme yapılarak Tanzimat kafasının zorla benimsetmeye çalıştığı Batı hayranlığına şamar atıldığı düşünülebilir. Ama bu karşı çıkma, tutucu çevrelerde de aynı biçimde, basit bir iyi / kötü denklemin üzerinde yapılmaktadır. Tahir herhangi bir başkalık göstermemektedir. Mavro, Türk töresini bilen bir Hıristiyan olarak Hıristiyan âleminin zihnindeki Türk imgesini yalanlamakta, kötü Batı'dan olmaktansa din değiştirerek Ertuğrul Bey'in adamları arasına katılmayı yeğlemektedir. Bu Batı / Doğu karşıtlamını Günaydın gazetesindeki Kara Murat adlı resimli romanda, Ratip Tahir Burak'ın yapıtlarında da bulabiliriz. Öyleyse, Kemal Tahir, Osmanlıyı Cumhuriyete karşı aklamaya çalışırken pek de bilinmeyen yollara başvurmamaktadır.
“Frenklerin batıdan, Moğulların doğudan” sarstığı Selçuk saltanatı göçmüş düzensizlik tahta geçmiştir. Bu kargaşa içinde Ertuğrul'un beyliği bir iyilik adası gibidir. Ertuğrul çevresindekilerle girdiği çatışmalarda haklı olan taraftır hep, dahası: halkın kendisidir. Büyümeye başlayan beyliği iyilik saltanatın muştusudur. Selçuk Devleti'nin bozulmasıyla Anadolu birliği çözülmüş, özek: toplayıcı birim etkinliğini yitirmiştir. Ancak kimine göre Anadolu insanının, kimine göre Türk - İslam uygarlığının tözü (yani idealizmin ta kendisi) olan bu birim ortadan kalmamıştır. Britanya'da uç vermektedir, yeniden. Tarihte uç beylerinin bağımsızlık ve egemenlik alanlarını genişletmeye yönelmeleri diye anlatılan süreç, romanda iyiliğin, hakkın yeniden ortaya çıkışı, güçlenmesi olarak verilmektedir.
Ertuğrul Bey'in son günlerinden Bilecik'in fethine dek geçen zamanı romanlaştırmak için bütün olayları tek bir olayın çevresine yaymıştır yazar: Kerimcan ve sevgilisinin Notüs Gladyüs ve Uranhu tarafından öldürülmesi. Başka bir deyişle, romansal olay, yeni romanın güdülenimini sağlayan olay iki uğrunun Kerimcan'ı arkadan vurması, nişanlısını da ırzına geçerek boğmasıdır. “Kerimcan'ın yolu” adlı son bölümde de katillerin yakalanması ve öç alınmasıdır asıl olay. İkinci bölümü bitirirken. “... Demircan'ın yası da sona ermiş oldu.” Der anlatıcı, “çünkü 1290 yıllarının dünyasında, ölüm yaşamaktan çok daha doğaldı.” Belki de bu tümceyle romanda cinayet olayına son vermek, daha doğrusu, romanı cinayet olayının ardı sıra akmaktan kurtarmak istiyordu. Ama nedense başarılamaz bu, cinayet olayı ancak romanla birlikte kapanır.
Devlet Ana'dan cinayet olayını çıkardık mı, geriye, nasıl örgütleneceği bilinmeyen olaylar ve sahneler yığını kalır. Oysa kitabın romansal savı Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu doğru tarih bilincinin ışığında yapıntısallaştırmaktır. Ancak polisiye roman kalıbı içinde kovalanmıştır bu sav. Anılan kalıba giydirilen tarihsel giysi ise “tarihi roman” geleneğinin dışında bir şey gelmemektedir. Gerçi belli bir tarih görüşü, kişilerin ağzından çekilen sosyo-ekonomik tiradlarla savunulmuştur. Ama roman sanatı açısından bu konuşmalar birer kamburdur. Üstüne üstlük, bu tarih görüşünün temelindeki yanlışlıklar romanın bilinen “tarihi roman” geleneğini kıramamasına neden olmaktadır.
Gelgelelim roman “ilk gerçek Türk romanı” diye sunulmaktadır. Doğru değildir bu. Romanda Türklüğün ölçüsü nedir? Türk olanı anlatmaksa, romanda asıl sorunun nasıl anlatmak olduğu bir kez daha anımsanmalıdır. Yani Devlet Ana'ya sanat açısından bakıldıkta, bütün öteki “tarihi roman”larımız gibi, Batı'nın beylik tarihsel romanlarıyla çakıştığı, Zevaco'nun, Dumas'nın dümen suyundan ayrılmadığı görülecektir. Yazar alabildiğine seyirlik bir yapıt örmeye çalışmış, ayrıntılı zengin dövüş sahneleri, bezemler kurmuş, tarihin ünlü kişileri, büyükleri dile getirilerek bir üstün - yapım ortaya konmuştur. Bu tür çalışmaların kurallarına uygun olarak, iyiler ulamında yer alan kişiler nerdeyse birer “üstün - insan” olarak anlatılmıştır. Örnekse Osman Bey hem kılıcına, hem aklına, hem beline alabildiğine güçlüdür, tipik ataerkil önder, örnek kahramandır. Yunus Emre, 20. yüzyılda gömütünün bulunamayacağını bilecek denli derin bir ermiştir. Belli ki Devlet Ana uzun, yorucu bir çalışmanın, yoğun bir emeğin ürünüdür. Ama bir yapıtın sanat değeri üretilmesine harcanan zaman ve emek ile ölçülemez. Ayrıca, üstün - yapımlarda tecimsel ve sanatsal başarılar birbiriyle ters orantılıdır çoğu zaman.
Sanatsal başarı göstermeyen Devlet Ana büyük ilgi uyandırmıştır. Elbette, bu ilginin nedeni sanatsal olmaktan çok kültüreldir; Türkiye'nin kendi kültürel kimliğini tanımlama çabaları içinde anlaşılabilir.
Sol kanatta Kemal Tahir'e duyulan ilgi gitgide azalırken, sağcıların ilgisi artmaktadır. 23.7.1980 tarihli Hergün'de Vecdi Bürün, “Kemal Tahir”i ikinci Murat ve Fatih Üzerinde Yanıltan Metot” başlıklı yazısında şöyle der: “Görülüyor ki tarihi maddecilik metodu birçoklarını yanılttığı gibi Kemal Tahir'i de yanıltmıştır. Biz, aramızdan ayrılmış bulunan Kemal Tahir'in son yıllardaki fikri gelişmeler bakımından, evvelce ileri sürdüğü bu görüşlere katılmayacağı kanaatindeyiz. Ömrü vefa etseydi, öyle sanıyoruz ki bunu açıkça belirtmekten geri kalmayacaktı.”
Bilmiyorum, Kemal Tahirci'lere göre, “metot”daki ayrım mı ağır basıyor, yoksa öbür düşüncelerdeki benzerlikler mi?