22 Kasım 2008 Cumartesi

Üye Girişi





< Geri

Yazar Denen Garip Yaratık

Engin Ardıç

Oğuz Atay tam 10 yıl önce ölmüştü, 13 Aralık 1977 günü... Kıymeti şimdi şimdi anlaşılıyor!

Tükenmezin mürekkebi dağılmış, artık sararmış sayfalarda kalan adın, kağıdının suyu yönünde hareleniyor Oğuz.

Sırtı birkaç yerinden kırık, arka kapağı aya izleriyle sapsarı, fiyatı yirmi eski lira olan bir kitap bu. O zamanın parasıyla! Abdülhamid zamanı değil, senin son birkaç yılın... Ön kapakta Sevin'in ahşap kaplamalı, penceresini fesleğenli, dantel tığ işi perdeli resmi de solmakta. Hayati'nin bastığı bir kitap, artık olmayan Sinan Yayınları'nın, artık olmayan bir Cağaloğlu sokağının bir hanının kaçıncı katında, artık dudaklarımızdan eksik gülümselemelerle ve kim bilir kaçıncı çay bardağıyla ısıttığımız bir oda kitaplarını üst üste yığılı görüyorum... Matbaa kokusu uçmuş, kitaplar kenarlarından başlayıp içe doğru sonbahara kesiyorlar, o sıra Bic tükenmezi mi modaydı, senin tükenmez satırların usul usul ve sessizce sayfada yayılıyor: Engin Ardıç için Albay'dan sevgilerle, Oğuz Atay...

Emekli Albay Hüsamettin Tambay, en çok onu seviyorduk. Albay Hüsamettin'in yanına Hikmet Benol gibi posta neferi yazılmış, küskün yalnızlığımızı meyhane meyhane gezdiriyorduk değil mi? Akşamları Papirüs'te buluşuyorduk. Pakize de birazdan gelecekti, onu beklerken iki tane yuvarlayabilirdik, zaten bizi hangi kadın doğru dürüst anlamıştı ki, sıcaklardan neler vardı?

Bu Papirüs, "eski" Papirüs. Ertuğrul daha güler yüzlü o yıllarda, Papirüs'ün masalarında telefon prizi bile var, en büyük keyfimiz dışardan telefon geldiğinde garsonun elinde makineyle masaya seğirtmesi, oturduğun yerden konuşabiliyorsun, o gülünç yıldızlı jetonlar henüz icat edilmemiş...

Herkes ordaydı. Mustafa Gürsel o sıra TRT'de, Hilmi Yavuz Bedreddin'in ilk baskısına hazırlanıyor, Halit Çapın Bay Alkol ile flörtünü sürdürmektedir. Nurer Uğurlu amansız Adana kahkahaları arasında Demirtaş Ceyhun'la söyleşmektedir. Tanju Cılızoğlu Papirüs'ten adam toplayıp Nişantaşı'na kahveye götürüyor, kumpas kurulmuş, Paşa Demirtaşa ile Sarı Bülent'i (Tanla) her akşam bir güzel ütecek.

Bİz daha uzak duruyorduk Oğuz, hatırlarsın. Biz o sıra rakı içerdik de kimseciklerin okumadığı kitaplardan, söz ederdik. Uzun saç modası vardı, kara kıvırcık saçlarımız enselerimize dökülüyordu yanılmıyorsam, ben daha göbek salmamıştım o sıralar, sen de dağlar gibi bir adamdın... Kısık sesin cüssene yakışmıyordu, sesinde kırık bir şeyler vardı galiba, günlük sıkıntıların, köklü öfkelerin, müzmin yalnızlıkların kırdığı bir şeyler vardı. "Seni anlamıyorlardı." Keçi sakallı ressamların, boyun atkılı sinema yönetmelerinin, ince hastalıklı şairlerin ağzına pelesenk olmuş bu ili banal kelime sana hiç yakışmıyordu, ama gerçek bal gibi buydu işte ve ben senin ne demek istediğini yıllar, sonra, günün birinde beni de anlamadıkları zaman anlayacaktım.

Kahverengi plastik kaplı, sıradan, kalınca bir deftere günlük tuttuğunu nereden bilebilirdim? Bütün kitaplarını ezberime almış, "Eylembilim"in bir an önce bitmesini bekliyordum. Sen de bana baba gibi edebiyat talim ettiriyordun, Conrad, Hesse, Nabokov okutuyordun. Hatırlar mısın, "Tutunamayanlar"daki Süleyman Kargı'nın şarkılarını Nabokov'un "Soluk Alev'inden arakladığını söylediğim vakit nasıl kan beynime sıçaramıştı, nereden bilebilirdim Oğuz, seni üzeceğime Allah'ın benim bin belamı vermesi gerektiğini nereden bilebilirdim, günün birinde o gizli kıvrımların kıvılcımlar çakan beyninin sana oyunların en kötüsünü edeceğini, tıpkı bir Selim Işık, tıpkı bir Hikmet Benol, tıpkı bir Turgut Özben gibi dehşetiyle gülünçlüğü at başı giden bir ölümle Altay'ın evinde, aptesanede, elinde günün gazetesi kaykılıp gideceğini nereden bilebilirdim?

Öleceğini nereden bilebilirdim? Birlikte bir resim çektirmek bile aklımıza gelmemişti. Londra'dan gönderdiğin mektuplarda umutlu görünüyordun, bizim kafamıza dank ettikten sonra senden kaçar olmuştuk. İşin ucuz çeviri romanlara dönmesini, ölümcül olduğunu bildiğin hastanın karşısında iyimser budala oyunları oynamanın o hiç de şirin olmayan komikliğine sıvanmayı istemiyorduk (Aşağı Muvar vadisinin iki muvannit serserisi!)...

Tuhaf, çevremizi ölüler kuşatmıştı da biz ölümü pek umursar değildik, Altay'ın oğlu yirmi bir yaşında kanserden gitmişti, benim sevgilim otuz dört yaşında saçma sapan bir ameliyatta ölmüştü, Selim Işık tabancayı seçiyor, Hikmet kuşkulu bir şekilde balkondan atluyordu. Dağ gibi adamların kırk üç yaşında şiddetli baş ağrılarıyla uç veren beyin urlarında gürleyip gidebilecekleri hangi kitapta yazıyordu Oğuz?

Aramızda eşşek gibi yaşa farkı vardı ama iki koca bebek, iki oyun arkadaşıydık. "Tutunamayanlar" çıktığı zaman, "Her mühendisin çekmecesinde birkaç roman taslağı vardır" yumurtlayan çok aziz bir dostumu nasıl döveyazdım sen bilmiyordun; Pakize'yle nikâh davetiyenizi eve getirdiğinde pek sevdiğin pederin "Eh evladım, sonunda bir yere tutundun demek..." lafına nasıl da gülmüştün, Beyoğlu Evlendirme Dairesi''nin o zamanlar soğuk ve sevimsiz griliklerinde nikah şekerini ben tutmuştum, likörlü çikolata akmış, senin ve Pakize'nin şerefine Beymen'den aldığım yeni pantolonu berbat etmişti, şekeri, evde kalmış kızlara tuttururlarmış meğer, kısmeti açılsın diye, nasıl kızmıştım... Ali'nin (Poyrazoğlu) o başörtülü nineleri, akraba ve tallukatı dehşete düşüren, ortalığa bir bomba gibi düşen şakasını hatırlıyor musun Oğuz? Ya Bodrum'a "müteveccilhen" yola çıkışınızda ucuz bir Amerikan filminden öğrendiğimiz üzere senin beyaz Renault'nun tamponuna konserve tenekesi bağladığımızı? O Renault ile kaç kere yolda kalmıştık, Kumkapı'ya gümüş balığı yemeye giderken kaç kere açlıktan midemiz guruldamıştı, süper benzin pahalıydı, normal benzin doldurtuyorduk, "tıkanma yapıyordu!"

Ne hınzır heriflerdik... Hayatta başarabildiğimiz en önemli şeylerden birisi kendi kendimizi göz hapsine almaktı, düşman kazanmaktan ben gizli zevkler mi alıyordum ne, senin ciddi ciddi kırıldığını görüyordum, kafasızlar, dangalaklar, cahiller ordusu bütün kalelerini zaptetmeye, bütün tersanelerine girmeye çalışıyordu, beyaz mantolu adamı, Ubor Metenga'dan mektup yiyen aydını, oyunlarla yaşayan zavallı suretlerimizi durduğun yer de uydurmamıştın ya...

İzninle gene bir "banalik" yapacağım ve sen çok kızacaksın Oğuz, on yıl ne çabuk geçmiş... Şimdi dışarıda gene soğuk ve sevimsiz yağmurlar yağıyor, o cami avlusunda da yağıyordu, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu, hep akşam meyhaneye gitmek üzere ön buluşma yeri olarak kullandığımız o cami avlularında herkes işin fecaatini ilk kez o gün anlamıştı, suratlarımızdan düşen bin parçaydı, utanmasak ağlayacaktık, keşke utanmasak ağlayacaktık, keşke utanmasaydık da ağlasaydık. Senin şimdi iki metle ıslak toprak altında, yüzündeki buruk gülümsemeyi zamanın silemediği bir iskelete dönüşmüş olmanı düşünmek istemiyorum, öyle değil mi Yorick, öyledir efendimiz, beni kısık sesli, torbalı gözlü ve hüzünlü bir adam olarak hatırlayanız. Sen de beni, sevgili Oğuz, Yeniköy'deki evin kitaplığında "Topoğrafya" kitabını görünce "Deneysel bir roman mı üstat?" diye soran ve mutfağa kadar kovaladığın genç ve istikbal vaat eden yazar adayı olarak hatırla...

Muhteşem yalnızlığımızı yan yana yaşarken bıraktın ve gittin sonunda, bayrağı ben taşıyorum. Sen gittin gideli James Joyce ile Kemal Tahir'i birbirine tokuşturmayı öğrendim, içine bir tutam deneme, iki ölçek köşe yazısı, bir fırt röportaj, bir ölçek duygusallık, üç kalem malumatfuruşluk kattığım yazılar yazmaya çalışıyorum, hanımlar pek beğeniyor, giderayak "yaz" diye el verdin de sanki iyi halt ettin Oğuz...

Ne olurdu ben de senin gibi mühendis, doktor, avukat olsaydım... Kırımdan sonra gizli yazarlık yeteneklerim keşfedilir, artık beyin tümöründen mi, böbrek kanserinden mi neyse vakitlice çekip giderdim, şimdi beni insanların nankörlüğü, ahmakların ahmaklığı ve hayatın güzelliği öldürecek oysa. İkimiz de aykırı adamlardık, neden beni piç gibi bıraktın Oğuz? Ben şimdi esas olarak ifade etmek istediğim hususları, suların kesilmesini, nakil vasıtalarındaki izdihamı, sinemalarda kuyrukların teşkilini, çöp kamyonlarının seyrek uğraşmasını, dilekçelerimin resmi dairelerde sürünüp kalmasını, umumi mahallerde ahlaka mugayir hareketleri, sokak köpeklerinin itlafını, maaşlarımızın tediyesindeki teehhürü, turistlere gösterilmesi icap eden kolaylıkları, radyo ve televizyonda kelimelerin yanlış telaffuzunu, gıda maddelerinin keyfi satışını, vatandaşın denize girecek yer bulamamasını bazı fıkra muharrirlerini takdir ve / veya tekdirimi, gazinolarda muhatap olduğumuz fahiş hesap pusulalarını, kahvelerde vakit öldüren işsizleri, seyrüsefer kazalarının asgari hadde indirilmesi için riayet edilmesi lazım gelen kaideleri, yirmi üçüncü fırkanın taarruzu esnasında meydana gelen vaziyet hakkında muharebeyi yerinde müşahade etmiş bir zatın hatıratını, yollara kafi miktarda meyil verilmemesi sebebiyle kaldırım kenarlarında toplanan suların geçen vasıtalar tarafından yayalara sıçratılmasını, falanı filanı kiminle tartışacağım?

Yoksa benim için de günün birinde gazetelerde "elim bir ziya" başlıklı ilanlar mı çıkacak? Salihat-ı nisvandan olamayacağımıza göre, adımızın yanına parantez içinde "Beyefendi" yazan da bulunmaz. Filmin sonunda çocuk ölüyor işte, muharrir, Oğuz abisi gibi en verimli çağında, kendisinden henüz çok şey beklenen bir yaşta aramızdan ayrılmıştır... Babana yazdığın bir mektup "Ne yani, babacığım" demiştin, "Ben de senin gibi ölecek miyim?"

"Ben de senin gibi ölecek miyim?"

Ne yani Oğuz, bende senin gibi ölecek miyim?

"Düşüncem geç gelişti, biraz geç başladım, biraz da erken bırakmak durumunda kalıyorum. Geleceğimi kaybetmek, yaşanan zamanı da boşlaştırıyor." (Ölümünden iki ay kadar önce günlüğüne yazdığı son satırlar...)

Nokta Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 50, 20 Aralık 1987
idefix'te     ya da HAVALE ile alışveriş yapabilirsiniz.

Lütfen kendinizi tanıtın.
E-Posta
Şifre
 
Şifremi unuttum 

» Üye olmak istiyorum
« Kapat