"TATARCIK" Halide Edip'in ilginç ve tipik bir romanı. Savlı roman diye niteleyebileceğimiz türde bir yapıt. Dinamik bir kurgusu, akıcı bir anlatımı var. Bu özelliği de romanı okunur ve ilginç kılıyor.
Romanda kadın ve erkek tiplerin her biri, bir dünya görüşünün, bir yaşam ve toplum ülküsünün simgeleridir. Halide Edip bu tipleri çizer ve taraf olarak ağırlığını belirgin biçimde koyarken, romanın yazıldığı dönemdeki Türkiye toplumu üstüne görüşlerini polemikçi bir dille açıklamış oluyor.Bu görüşler, kanımca bu gün de tartışılmaya değerliklerini korumaktadırlar.
Çünkü romanda tartışılan sorunlar bugünde yürürlükte. Bundan başka romancının ileriye dönük sezgisini, kavrayışını, öngörüsünü ve romandaki sorunları gündeme getirmedeki uygar cesaretini vurgulamak da gerekir.
Bu yapıtında Halide Edip Cumhuriyet sonrasının ortaya çıkardığı yeni zengin sınıfa ağır bir eleştiri yöneltmekte , bu sınıf Sungur Balta tipiyle simgelemektedir. Cumhuriyet öncesi dönemin soyluları tarihe karışmaktadır artık. "... İstanbul'daki konaklarını, Erenköyü'nde yahut Adalardaki köşklerin çoktan satmışlardır. Onlar bu gün sadece tıpkı karaya vurmuş antika çarpık konutları gibi karaya oturmuş bir sınıfın son kalıntılarından ibarettir. "(s.11). Buna karşılık "Sungur Balta, Poyraz Köyü'ne dıştan gelen bir tek yalı sahibidir. Eski adı gerekli değil. Bu adam Milli Savaş'ın ilk Büyük Millet Meclisi'ne mebus bile olmuştur.Şimdi yeni zenginler sınıfının ileri gelen bir kişisidir." (s.173)
Eski kültür yıkılmakta fakat yenisi de oluşamamaktadır. "Avrupalılaşmak" bir "akım"dır çünkü ve "bu akım içinde en çok tutan şey, doğum günü ziyafetleridir..."(s.163) Batılılaşmak, "Levantenleşmek " olarak anlaşılmaktadır. (s.173)
Yeni dönemin gözde kişisi Sungur Balta'nın dünya görüşü, sekreterine dikte ettirdiği şu sözlerinde özetlenmektedir: "Bizler zenginin millet ve devlete sağladığı yararı kavramışlardanız. Bir toplumun gerçek amiri, gerçek medeni kurucusu zenginlerdir. Bir milleti büyük yapan, kendi gayret ve dehalarıyla servet sahibi olanlardır." (s.167. Dünyanın her yanında mezhep ve cinsi ne olursa olsun sırf meslek birliğinden dolayı bir karından çıkmış gibi birbirine en çok benzeyen müteahhit tiplerden" biridir o... (s. 173-174). Kurtuluş Savaşı yılları ve sonrası dönemin koşullarından yararlanmasını bilen açıkgözlerdendir. Şimdi Poyraz köyünde (Boğazın Anadolu yakasının Karadeniz'e yakın bir yerinde) yaptırdığı yalı, "yeni zengin zevkinin çığırtkanlığıyla göze batmaktadır."(s. 186)
Eski kültür değerleri, eski zevkler yıkılmakta, fakat yenileri oluşamamaktadır. Romanda Halide Edip'in asıl ortaya koymaya çalıştığı ve bir aydın olarak ona en çok acı veren sorun belli ki budur. Roman kahramanı Tatarcık(asıl adı Lale), Tatar kökenli Osman Kaptan'ın kızıdır. Osman Kaptan, savaş kaçkını Sungur Balta gibilerin tersine, Kurtuluş Savaşı'na katılmış teknesiyle savaşçılara silah ve cephane taşımış bir kahramandır. Bağımsızlık Madalyasıyla ödüllendirilmiş, fakat kendi köşesinde, durgun bir yaşam içinde ölüp gitmiştir. Kızı tatarcık, babası gibi becerikli, bağımsız yaradılışlı ve bir parça yabanıl bir kişidir. Boğazda yaz kış tek başına yüzecek kadar sportmen, kolej sınavını kazanacak kadar çalışkan ve başarılıdır. Bir İstanbul yolculuğu sırasında onunla tanışan Amerikalı genç kız Helen Berkley'in gözünde o "..Büyük Savaştan sonra beliren dünya gençliğinin bir örneğinden başka bir şey değildi. Düşüncesini hareketle belirtmek isteyen, azıcık basit düşünceli, bununla birlikte düşünceli ve realist bir tip..." (s.63). Bu noktada halen şu soruyu sormaktadır kendisine: "Fakat Lale'nin arkasında esaslı ve özel bir medeniyet var mı, yok mu?"
Helen Berkley'in Türkler konusunda Avrupalı önyargılarla dolu zihni (s.63) bu sorusuna yanıtı, Lale'lerin evine konuk geldiğinde bulacaktır. "Deniz yönünde karşılıklı iki alçak minderin üstü, yaylalarda bahar günleri açan bin bir çeşit renkli (çiçekler gibi? A.B.) yerli kilimlerle örtülüydü. Pencerelerde Şile bezinden mavi perdeler vardı. Krem muşamba örtülü yuvarlak bir masanın üstünde yeşil bir kavanozun içine bir kucak kır çiçeği konulmuştu. Duvarlar yeni badanalı, tahtalar siline siline pamuk gibi beyaz... Boğazın ferah aydınlığı içinde gözü gönlü okşayan bir köşe... Hava belli belirsiz bir sabun, deniz ve ot kokuyor... Gerçekten de Bebek'te gördüğü yeni zengin Türk evleri bazen zevkli, çoğu zevksiz, taklitçi ruhlu adamların yurdu hissini vermişti. Hatta orta halli kolej öğrencilerinden iki gencin evi de bu düşüncesini pekiştirmişti. Bir taraftan ucuz ve stüdyo, öbür tarafta otları fırlamış eski minderler ve döşemeler... Ne eskisi geçmiş bir medeniyet ve güzellik hissini veriyor, ne de yenisi ölü bir geçmişin üstüne aşılanan zavallı bir Avrupalılıktan ileri gidiyor. Gerçi ona bir kaç şaheser mi göstermişler, fakat bütün bunlar ve saraylar gibi sultanların yaptığı anıtlar, halk topluluğunun özelliğini gösteren ve kökleri geçmişte olan bir güzellik, bir hayat görüşü var mı? Böyle bir şey olabileceğini zaman zaman halkın ağırbaşlılıklarından sezmiş ve kendi kendine "Türklerin göründüğünden fazla bir yanı olacak' demişti. Bu gün bu sofa ve üstüne açılan odalarda bir medeniyet ve zevk tabanını biraz daha kuvvetle duymuştu..."(s.62-63).
Romanda birbirine karşıt iki kadın tipi çizilmiştir. Lale, Halide Edip'in ideal kadın tipidir. Enerjik, sağlıklı, sade, bağımsız, modern fakat yerli bir tip... Bir yerde, dış görünüşüyle şöyle betimleniyor: "Buğday başağını her zamandan fazla hatırlatan kısa saçları azıcık karışıktı. Kafanın yandan çizgileri bu sert sarı ışık içinde iki gence ilk defa klasik kusursuzluğu ile göründü... Gerçi yüz, şiş kapaklı gözleri, elmacık kemikleriyle o kadar klasik değil. Fakat bir çocuk tenini hatırlatan düz ve genç boynu V şeklindeki yakanın arasında kehribardan yavaş yavaş mermer beyazlığını andıran göğsüne doğru iniyor... Kolları ne kadar güçlü, entarinin altında aşağı doğru sürahi gibi incelen uzun bacaklar, sandalları içindeki parmakları düzgün, tabanı kemerli, ökçe ve sıkı kundura bilmeyen tabii ve güzel ayaklar..." (s.131). Romanın çeşitli sayfalarında Lale'nin dış görünüşü şu sözlerle nitelendiriliyor: "Amazon tipi kadın..." (s.87). "sağlık ve güç örneği kaba ve beyaz kız..." (s.109), "Gençlik, sağlamlık ve doğa kokusu" (s.133).
Halide Edip, Lale'nin giysilerini betimlerken de, yeni toplumda Türk kadınının nasıl olması gerektiğini anlatıyor. Romanda yazarın olumlu erkek kahramanı sayılabilecek Hasan üzerinde Lale'nin dış görünüşünün bıraktığı etki şöyle anlatılıyor: " Bu levha Hasan'ı çocukluğuna, Diyarbakır günlerine götürdü. Ne kadar orak biçen genç köylü kadının sağlamlığı, güzelliği vardı. Fakat bu satrançlı entari ve kırmız kemer... Hasan bunun Kapalıçarşı'dan alınmış bir dokuma olduğunu hiç hatırına getirmedi. O kadar biçiminde, renklerinde yeni dünya sanatını hatırlatan bir şey vardı..."(s.131).
Romanın sonlarında, Sungur Balta'nın yalısındaki bir kıyafet balosuna Lale'nin gelişinin bıraktığı etki şöyle betimleniyor: "Erkeklerin hepsinin gözü Lale'nin mermer sütuna benzeyen genç boynuna, uzun, sert ve yanık kollarının birer tunç sütun gibi canlı yuvarlaklığına, dar kalçalarının üstünde dimdik yükselen büstüne, özellikle dokumanın sertliği arkasında belli belirsiz uçları görünen genç göğsüne daldı."(s.177). Balodaki bütün öteki kadınlar kıskançlıktan kıvranmaktadırlar. "Şimdi ortak tehlike karşısında cephe alan, yararlarına dokunulmuş bir sınıf duygusuyla birbirlerine sokulma zorunda olan bir olay karşısındadırlar. Öyle ya, hepsi boyanmanın, giyinmenin en uygununu, en Hollywood'dakilere benzeyenini bulmak için gecesini gündüzüne katmış, baş vurmadık güzellik kurumu kalmamış, hepsi ayrı ayrı ne zorluklara katlanmıştı. Halbuki hepsinin koca yahut beğenmek istediği erkek, koku, boya, elmas,ipek içinde yüzen kadınları bırakmış, hem, kadınlıktan hiç payı olmayan, dokuma giyecek kadar zevksiz, Tatar suratlı kıza yılışıyordu..." (s.178)
Erkekler her ne kadar, hem "Amazon tipi kadına" hem "Kudreti cinsiyetten gelen kadına" (s.87); "Hem sağlık ve güç örneği kaba ve beyaz kızlara" hem de ışık içinde saz gibi dalgalanan hastalıklı, sarı, büyülü güzel kadınlara" (s.109) düşkün olsalar da Halide Edip Lale'yi olumlu tip olarak çizerken, bu ikinci tip kadınları acımasızca eleştirmektedir. Roman kahramanlarından Zehra, Lale'nin hemen arkasından şöyle betimleniyor: "Zehra'nın bileğinde büzülmüş bol siyah tül kolu arasından beni öp der gibi uzanan eli, uçları kırmızı beş ayaklı beyaz -bir örümcek gibi Recep'e uzandı. Yasemin kokusu, siyah tül yığını üstünde omuzlarına gömülmüş küçük bir baş, saçları yarasa kanadı gibi gerilmiş, gözlerinde tuhaf bir ışıltı var, çökük yanaklar her zamandan daha solgun, ağız bir kan damlası... Recep'e bu görünüm geceleri insanların kanını emen bir yarasa düzmesi gibi geldi. Bir kaç dakika önce hatırladığı, deniz, yaz ve kır çiçeği kokusundan ne kadar başka..." (s.132)
Zehra tipinde kadınlardan Dürdane şöyle anlatılıyor:
"Dürdane aynadaki kendini baştan aşağı, genç gözlerinde katı, hesaplı bir bezirgan bakışıyla süzdü. Tombul omzunu silkti:
- Bunlar nasıl olsa benim....
Bunları verebilecek adamı benim beğenmem lazım..." (s.166)
Yine bu tip kadınlardan Fitnat ise, zengin bir kocaya ya da dost bulmak amacıyla katıldığı kıyafet balosunda. "..Amerikan barı odasını açık kapısı önünde duran erkek grubunun hepsine birden dalmıştır. "Kendisince hiç birine bakmadan hepsine birden bakıyordu. Siyah kıvırcıkların yer yer düştüğü alnının arkasında hepsi hakkında hükmünü, alacağı durumu belli etmeye çalışırken bile, Madam Recamier'in yani düşünceden uzak güzel kadınlığın gerektirdiği 'dümdüz bir yüz ,bomboş, fakat parlak gözler' maskesinin gerektirdiği kadar elde tutmak istiyordu..."(s.172).
Romanda Lale'nin iç dünyası ve toplumsal sorunlar üstüne düşünceleri konusunda da bilgi ediniyoruz. Boğazda yaz kış tek başına yüzmesi, tek başına balığa çıkması, bağımsız kişiliğini gösteriyor. Tutucu kişilerin yaşadığı mahallede bisikletle dolaşması, yine bağımsız kişiliğinin bir göstergesi.
Roman kahramanlarından "kömünist" genç Safa'nın gözünde Lale, "...komünizmin yetiştirdiği tip, yenidünya kadını"- dır... İnsan onunla el ele dünyayı komünist yapabilir, din denilen zehirden dünyaya şifa verebilir..." (s.136). Daha liberal görüşleri olan recep ki Lale'ye aşıktır). Lale konusunda Safa'ya yakın düşünmektedir: "..Lale'de de tek yönlü tutku, tek yönlü hayat kurmak eğilimi onu korkutuyordu..." (s.156). Fakat roman kahramanlarından Haşim'in babası Albay Nihat'ın evindeki bir gençler arası tartışmada Lale'nin toplumsal düşüncelerini de açıklıkla öğreniyoruz: "Bunların hepsi birer deyim... Siz atışırken halk sizden ayrılabilir, hem halk böyle şeyler düşünmez ki... Hasta var, çocuk var, cahillik, yoksulluk, yıkık mahalleler var..."(s.158). İdeolojisiyle Recep'ten farksız, fakat romanda ondan daha iyi ve belirgin çizilmiş bir tip olan Hasan'ın gözünde Lale, düşünsel yanıyla da gerçek tanımına kavuşmaktadır: "Yalnız o, ideolojiden, bilimsel sözlerde değil, halk için yapılacak hizmetlerden, halkın basit ve günlük ihtiyaçlarından söz ediyordu..." (s.159).
Böylece, Halide Edip'in ideal Türk genç kızı olarak Tatarcık'ın kişiliği bütün özellikleriyle çizilmiş oluyor: Sadelik, enerji, sportmenlik,çalışkanlık, bağımsızlık, yeniliğe açıklık, pratiklik, yerlilik.. v.b.
Romanın olumlu erkek kahramanları, Lale'yle ortak görüşlerde birleşen Hasan, onlara yakın görüşteki Recep, eski kuşaktan da Albay Nihat'tır... Bu sonuncunun görüşlerini, onun Safa konusunda düşüncelerinden öğreniyoruz: "Albay, Safa'nın sesindeki tutkudan azıcık ürktü. Zaten o, zaman zaman kendisiyle tümüyle bir düşüncede sandığı gençlerin bile düşüncesini yadırgamıyordu. Safa'yı dinsiz demişlerdi, ciddi görünüyordu. Bundan dolayı ona kendini yakın var saymıştı. Halbuki Albay'ın dinsizliği on dokuzuncu yüzyılın sakin, liberal, heyecan karışmayan, prensipleri ancak kitaplar arasında saptanan bir din. Safa'nındaki daha karanlık ve azgın bir içgüdünün baş kaldırmanın, hükmedişi isteğinin, doğurduğu karanlık ve ilkel bir din! Safa, Karl Marx'tan, dinsizlikten söz ederken gözleri herhangi ilkel bir puta insan kurban edenlerin vahşi tutkusuyla ışıldıyordu..." (s.134-135). Bu satırlarda, Halide Edip'in marksizm konusunda önyargılarını da belirgin biçimde görmüş oluyoruz.
Albay Nihat'ın oğlu Haşim'e de bir kaç sözle değinmek gerek Kendisini dışişlerinde parlak bir kariyer ve romandaki ikinci tip kadınlardan Dürdane ile bir izdivaç bekleyen Haşim, babasının düşünceleriyle şöyle betimleniyor: "Onda ne din, ne ideoloji var, ne de kafasının arkasında belirttiği bir hedef. Fakat bir kısım insanın eskiden beri kılavuzu ve hakimi, lideri doğmuş bir kişi. Daha çok fikir yönü bir örnek olan Albay kendisiyle oğlu arasında bir uçurum sezdi. Fakat oğlunun ilk defa çok gerekli bir değere sahip olduğunu itiraf ediyordu. Onda kumanda heyetinin başındaki kabiliyet var. O olmasa güç birbirinden ayrı bölüklerden ibaret kalacak. Onda bir binanın harcına benzeyen bir özellik var, o olmasayeni dünyanın yeni düzeni birbirine yapışmayan, her hangi sarsıntıyla dağılan bir taş yığını olacak..."(157). Bu, tartışmaya açık, fakat güçlü bir sezgiye dayanan tanımlarda da, ülkemize özgü bir olguyla, asker-sivil yönetici kadroların bir temsilcisiyle karşılaştığımızı sanıyorum...
190 sayfalık ve dili yer yer oldukça bozuk romanında Halide Edip, romanın yazıldığı yıllrın bu gün de geçerli olan bazı önemli toplumsal sorunlarını tartışıyor, bir bireşime ulaşmaya çalışıyor. Özellikle ulusal kültür, ulusal kimlik konularında, derinleştirilmemiş olmakla birlikte ilginç savlar getiriyor. Ulusal kalarak modernleşebilmenin çarelerini araştırıyor. "Batılılaşma" kavramına ve Cumhuriyet sonrasının yoz, fırsatçı ve vurguncu yeni zenginler olgusuna, romanın yazıldığı döneme göre oldukça cesur eleştiriler getiriyor. Bu bakımlardan "Tatarcık" ı Kemal Tahir'e çıkış noktası olmuş bir roman sayabileceğimizi de sanıyorum.