Bir dönem basının en önemli gündemini Kemal Tahir'in filme çekilen Yorgun Savaşçı adlı romanı oluşturdu. Bir romanın ülkenin en önemli sorunlarının üstünden atlayıp, gündeme girmesi sevindirici bir durum olmalıdır; ancak gündeme girmesi sevindirici medya tarafından manipüle edildiği için durum sevindirici olmaktan çıkıp, kafalarda 'bu bir tesadüf mü?' sorusunu uyandırıyor.
Bir zamanlar 'yakıldı, yakılmadı, bulundu, bulunmadı' diye üzerinde kıyamet koparılan film, sonunda iki televizyon kanalında birden ve basının kalk borusu eşliğinde gösterime girdi. Böylece, basınla elbirliğiyle 'demokrasinin' bir ayıbı daha incir yaprağıyla örtülürken, genç ve yaşlı 'yorgun' dimağlar yeni bir ayıp örtme kampanyasına kadar derin bir soluk aldılar.
Devletin böylesine iki aykırı uç tutuma yönelmesini anlamak için 'Yorgun Savaşçı'nın neyi anlattığını anlamak gerekiyor. Bütün bu soruları bir kenara not ederek Yogun Savaşçı'ya dönelim:
Kemal Tahir, Nazım Mektebi'nin ikinci sınıfından terk bir öğrencidir. Eserlerinin roman olup olmadığı çok tartışılmıştır,çünkü Kemal Tahir , romanı başlı başına bir sanat türü görmekten çok, ileri sürdüğü düşünceleri tanıtlamada bir araç olarak görmüştür. Bunu kendisi de itiraf ediyor: " Bir sosyolog tarihe bilimsel açıdan yaklaşacağı için, sadece aklını kullanır, fakat bir romancı tarihe bakarken ve onu kendi harcına katarken, hem aklını,hem sezgilerini kullanır."(1) Tahir, romana öyle bakınca, roman kahramanları da Tahir'in romandaki sözlüğünü üstelenen kuklalara dönüşüyor. Örneğin romanın baş kişisi, Cehennem Cemil'in nasıl bir kişi olduğuna ilişkin hiçbir tasvir yok. Bırakalım ruhsal çözümlemeyi, fiziğine ilişkin de pek bilgi vermeyen Cehennem Cemil'i tanımlayan tek sıfat, adının önüne getirilen 'cehennem' sözcüğü oluyor. Diğer roman kahramanlarının kişiliklerini de yalnızca sıfatlardan çıkarabiliyoruz. Patriyot Ömer'in, patriyot sıfatından onun yurtsever olduğunu anlıyoruz. Halil Paşa'dan Çerkes Ethem'e kadar, hiçbir karakterizasyon çizilmiyor. Böylece roman kahramanları Kemal Tahir'in arzusuna göre, resmi geçit yapar gibi romana girip çıkıyorlar. Karakter çizimine tek bir sayfa bile ayrılmayan, ama sayfalarca telgraf metinleri aktarılan roman, değişik mekanlarda devam eden diyaloglardan oluşuyor ve bu haliyle Amerikan dizilerine benzer biçimde dizi filme çekilmesi şaşırtıcı görünmüyor.
480 sayfalık romanda, yorgun İttihat ve Terakki kadrolarının toparlanıp, Kurtuluş Savaşı'na katılmalarından, Anzavur Ayaklanması'nın bastırılmasın kadar geçen süreç anlatılıyor. Tüm romana egemen olan, Kemal Tahir'in eski alışkanlığından kalan sürükleyici bir polisiye atmosferdir. Romana silah zoruyla sokulduğu anlaşılan Neriman da, küçük bir polisiye olay dışında, yatak sahnelerini tamamlayarak sürükleyiciliğe katkıda bulunduktan sonra, anlaşılmayan bir biçimde romandan kayboluyor.
Romana ilişkin söyleyeceklerimizi Plehanov'un şu sözüyle tamamlamak uygun olacak: "Bir edip imajlar yerine mantıki deliller kullanırsa veya yarattığı imajlar onun şu veya bu konuyu ispatlamasına yararsa, o artık sanatçı olmaktan çıkıp bir makale yazarı olur."(2)
Kemal Tahir hangi konuyu ispatlamaya çalışıyor? Bunu öğrenmek için Yalçın Küçük'e kulak verelim: "Aslında Kemal Tahir bir kısırlık ile bir tembellikten yararlanıyor. Türkiye'nin bilim adamlarının kısırlığı ile aydın okuyucularının tembelliğinden yararlanıyor. Bilimsel çalışmaların azlığında, Kemal Tahir, rastgele eline geçirdiği tarih kitaplarıyla anılardan roman yazıyor. Tembel okuyucu da bunları roman değil, bir tarih kitabı olarak okuyor. Tıpkı orta öğretimde tecrübeli bir tarih öğretmeninin Baltacı Mehmet'in aşk hikayelerini dinlerken duyduğu ilgi ve rahatlıkla Kemal Tahir'in romanlarını okuyor."(3)
Bilim adamı kısır ve okuyucu tembel olunca, Osmanlı'nın üretim tarzının Asyatik Üretim Tarzı olduğunu ispatlamak da Kemal Tahir'e kalıyor. Tahir romana basın sözcüsü göreviyle soktuğu Halil Paşa'nın ağzından şunları söylüyor: "...Bu özellikteki topraklarda Batı'da olduğu gibi özel mülkiyet yerleşip gelişemez, zenginlikler sayılı ellerde toplanamaz. Sizde Batı anlamında FEODALİTE'nin bulunmaması bundandır. Çünkü ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir FEODAL böyle topraklarda sertliğini doyurup kendisini zengin edecek tarımı, yalnız kendi gücüyle sürdüremez!... İşte bu sebepten sizin topraklar haklı olarak devletin mülkiyetindedir. Gene bu sebepten Batı'da devlet, sırasında bir sınıfın öteki sınıfı ezmek için kullandığı araç haline geldiği halde, sizin devlet ana ödeviyle toplumu İHYA EDİCİ'dir."(4) (Büyük harfle yazım, Kemal Tahir'e aittir.)
Kemal Tahir'in Osmanlı Devleti'nin sınıfsız bir devlet olduğunu düşünmesi, Osmanlı hayranlığının da kaynağını oluşturuyor. Özlediği toplum Osmanlı toplumudur. Kemal Tahir'in kendi toplum projesine aldığı model de Osmanlı toplum düzenidir. Kemal Tahir sorulu cevaplı basın toplantısını sözcüsü Halil Paşa'nın ağzından sürdürüyor:
"Orta Asya'da, büyük şölenlerden sonra, çadır sahibinin karısını bileğinden tutarak uzaklaşıp her şeyini misafirlerine yağmalattığı bir gerçek... Orhon yazıtlarında, hakanın 'Seni aç buldum doyurmadım mı, çıplak buldum giydirmedim mi?' dediğini biliyoruz. Demek ki, bizde devlet, böyle sorumluluklar yükleniyor. Bunları başardığı sürece de halkları, hadi, despotluğa katlansınlar diyelim ya halkları yedirip giydirmekte, iç karışıklıklara dış tehlikeler karşı koruma da devlet ödevini yapamaz olunca, despotluğa insanlar niçin boyun eğsin?.. Osmanlılar görmüşler ki, devlet fakirleşip güçsüz düştüğünden eski ödevlerini, halklara karşı, artık başaramayacak... Sorumluluğu, devletin üstünden atıp Batı'da olduğu gibi sınıfların omzuna yüklemek istemişler. Oysa doğulu zengin başka, batının burjuvası başka... Bizim zengin burjuvalaşamaz mı? Hayır! Devletin zenginleştirdiği ister istemez devletin emir eri kalır. Batılılaşmak bunun için kurtaramadı bizi..."(5)
Kemal Tahir bu romanı 1965 yılında yazıyor. Bu yıllar aynı zamanda Batı'da başlayan bir tartışmanın Türkiye'ye yansıdığı yıllardır. "Türkiye'nin teorik yapısının Batılı olmadığını yine Batılılar söylüyor. Pek acı olan bu. Pek gerçek olan da bu. Asya üretim biçimi üzerine tartışmalar, Türkiye'de doğmadı, Batı Avrupa'da fışkırdı. 1960 yıllarının ortasına doğru. İbn Haldun, bu dönemde ve Avrupa'da moda oldu. Asya-Afrika ülkelerinde feodalitenin olmadığı, kapitalizmin doğmayacağı, dolayısıyla feodalite, kapitalizm, sosyalizm zincirinin kırılabileceği düşüncesi bu dönemde yoğunlaştı. Bu ilgi üzerinedir ki, Londra'daki Lawrence and Wishard yayınevi Grundrisse'nin bir bölümünü, saygıdeğer E.J.Hobsbawm'ın önsözüyle, İngilizce'de ilk kez ve "Kapitalist Öncesi Ekonomik Formasyonlar" adıyla yayınladı, 1964 yılında. Yorgun Savaşçı bir yıl sonra yayınlandı... 1965 yılında.(6)
Romanın ortaya çıkışında zamanın önemi açıkça görülüyor. Kemal Tahir'in ileri sürdüğü düşünceler, aslında o sıralar dünyada yoğun olarak tartışılan ve moda olan düşüncelerdir; Tahir'in kendi özgün düşünceleri değil.
Politikada da zamanlama önemlidir. Bu yüzden Yorgun Savaşçı'nın dizi film yapılıp iki televizyon kanalında birden yayınlanması, tesadüf değildir. Türkiye'nin önünde iki zorunluluk duruyor: Bunlardan birisi bizim çözümümüzdür ve bölge sosyalizmidir.
İkincisi, yönetenlerin zorunluluğudur ve bölgeye emperyalist açılım düşüncesidir. Bu düşünce İkinci Cumhuriyet ve Neo-Osmanlılık olarak ifade ediliyor. Kemal Tahir'in Yorgun Savaşçı'sı böyle bir dönemde yönetenlerin bir 'politik zamanlaması' olarak ortaya çıkarılıyor. Resmi ideolojiyle barışıyor ve çakışıyor.
1) Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, II, sayfa: 139, İletişim Yayınları, 1991
2) Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, sayfa: 39, Cem Yayınevi, 1981
3) Yalçın Küçük, Bilim ve Edebiyat, sayfa: 226, Tekin Yayınevi, 1985
4) Kemal Tahir, Yorgun Savaşçı, sayfa: 147, Tekin Yayınevi, 1991
5) Kemal Tahir, a.g.e., sayfa: 149
6) Yalçın Küçük, Bilim ve Edebiyat, sayfa: 230, Tekin Yayınevi, 1985
Yeni İnsan Dergisi, 1993, Sayı: 18 - 19, Sayfa: 10