Ahmet Hamdi Tanpınar'ı tek sözcükle anlatma gerekse bu sözcük "zaman" olur. "Ne içindeyiz zaman ne dışında" gibi dizelerinden ötürü, "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" gibi bir romanın sahibi olduğu için değil yalnızca. Bütün bir poetikasının merkezinde zaman olduğu için.
Attila İlhan romancılığı söz konusu edildiğinde ilk akla gelen cinselliktir; çünkü sanatının orta yerine cinsellik bağdaş kurmuştur.
Kuşkusuz bu yazarlar tek sözcükle anlatılmayacak yazarlar. Ama bu kelimeler bizi onların dünyasına götüren sihirli sözcüklerdir. Bu türden bir sözcüğün Orhan Pamuk'ta ne olabileceğini düşünüyorum. Özellikle son romanı "Kara Kitap" ve onun türevinden vücut bulmuş "Gizli Yüz" senaryosu bu sorunun yanıtını fısıldadılar.
Orhan Pamuk uzun süre basına ve okurlarına mesafeli yaşayarak kendi yaşamıyla sonra da kitaplarıyla bir "esrar" romancısı olduğunu gösterdi. Giz, gizem, esrar... bu sözcüklerin kendileri bile insanda bir merak ayaklanmasına neden oluyor. Doğu mistizminden ve "büyülü tarihinden" esrarın binbir çeşit varyantını bulan Orhan Pamuk, bunu güzel cümleleri ve kurgucu zekâsıyla birleştirerek yazıyor. "Kara Kitap"ı zevk alarak okuduğumu söyleyebilirim; tıpkı daha önceki romanlarından aldığım zevk gibi. Ama edebiyatın temel işlevlerinden birinin haz alma olduğunu kabul etmekle beraber tek işlevinin bu olmaması gerektiğini düşünenlerdenim. "Sessiz Ev"i, "Beyaz Lale"yi de aynı ruh haliyle okudum. En çok "Kara Kitap"tan sonra yazara isimlendiremediğim bir tepki duymaya başladım. Kitap hoş ama bana hitap etmeyen hatta bende karşı çıkma duygusu uyandıran bir yanı var, acaba ne? Bunu düşünmeye başladım.
Orhan Pamuk'un "Kara Kitap" romanı bütün bir 91 yılı tartışılmasına karşın değinilmeyen önemli bir nokta vardı: Romanın türü... Bence Kara Kitap farlı bir polisiyedir. "Fark"ın adını koymak için bir tür uydurulabilir. Mesela "Kara Polisiye"...
Türk Edebiyatında polisiye fazla geliştirilmiş bir tür değildir. Tarihçesine şöyle bir bakacak olursak 1876'larda Türkiye'ye girdiğini görüyoruz. Bu tarihlerde polisiye Batı'da ortaya çıkalı henüz bir otuz-kırk yıl olmuştur. 1876 yılı II. Abdülhamit'in tahta çıktığı yıldır. Polisiyenin bize gelişinin nedeni de Abdülhamit'in hasta bir polisiye okuru olmasıdır. 33 yıllık iktidarında, sarayda yalnız bu işle görevli 16 çevirmen 6000 polisiye çevirmiştir ve bunların tümünü vesveseli sultan okumuştur.
Yazarlarımızın polisiye türü ile ilgilenmesi cumhuriyet sonrasındadır. Polisiyenin bizde bu yıllarda yazılmaya başlanması tesadüfi değildir. Batı'da da polisiyenin ortaya çıkışı kapitalizmin yükseldiği yıllarla aynilik gösterir. Suç oranının yükselişi, bilimlerin gelişmesi ve kapitalizmin atak yaptığı yıllar aynı zamanda polisiye romanın ortaya çıktığı yıllardır. Polisiye veya dedektif romanları da bilimsel düşüncenin temeli olan "şeyler göründükleri gibi değildir" tezinden hareket eder.
Cumhuriyet sonrası, Kemal Tahir ve Afif Yesari'nin Mayk Hammer'ler kaleme aldığını biliyoruz. Vâlâ Nurettin de Yılmaz Ali'nin maceralarını yazmış, kuşkusuz en çok bilinen Server Bedi'nin Cingöz Recai'sidir. Server Bedi, Peyami Safa'nın takma adı. Safa'nın deyişiyle "bu iki yazar konut darlığından aynı bedende barınıyorlardı."
Bunların dışında Türk romancıları arasında polisiye yazmış başka yazar pek yok.
Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ı bugüne kadar Türk romancılarının yazdığı en iyi polisiyedir. (Orhan Pamuk'a haksızlık yapmamak için sürekli kendi mantığıma ters sorular da soruyorum. Örneğin; "İyi de, bazı büyük klasikler de polisiye değil midir? Evet, öyledir. Mesela akla ilk gelen "Suç ve Ceza". Ama Suç ve Ceza'da ön planda olan insan tutkularıdır ve insan ruhunun labirentlerindeki o müthiş çatışmalardır. Arka planda polisiye bir olay vardır. Yani polisiye olay orada asıl anlatılmak istenenlerin bir nedenselliği boyutundadır.)
Orhan Pamuk'ta beni rahatsız eden "şey"i buralarda yakalamaya başladığım söylenebilir. Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ı okunup bitirildiğinde sizi sarsan bir karakter akılda kalmıyor. Tıpkı çocukluğumuzda çok güzel masal anlatan aile büyüklerimizin anlattığı şeyi ertesi gün unutmuşumuz gibi. Pamuk, bir ruhu bir meseleyi anlatmadığı; yalnızca "anlatmayı" önemsediği için bu böyle. Her şey nesnelerle ve nesnelerin anlatılışı ile ilgilidir; ona sorun ölüm ve olayların esrarıdır.
Orhan Pamuk'la yapılan söyleşilerde Pamuk'la da zaten yapma istediği şeyin bu olduğu anlaşılıyor. Yazmak da okuma da bir oyun oynamaktır, Pamuk'a göre. Edebiyatta kurmaca ve oyunu reddetmek mümkün değil. Ama unutulan önemli bir şey var: Kurulmuş ve uydurulmuş şeylerden okur da bir şey üretmek durumundadır; zira edebiyat ürünü tüketildikten sonra tamamlanır ancak. Ve yazar bunu da düşünmek zorundadır.
Güzel zaman geçirtir, iyi kafa yapar, zevk verir. Sonra? Sonrası hiçbir şey... İyi ama edebiyatın esrardan hiç mi farkı yok?
Söylemek istediklerimi artık netleştirmem mümkündür.
Yazarın böyle bir yöneliş içinde olmasının doğru veya yanlış olduğu vurgusunu yapmaktan çok benim için böyle bir esrar kullanımının nedeni ve yarattığı sonuçlar önemli. Önce hem iyi bir özet hem de nesnel olabilmek adına Kara Kitap'ın arka kapağındaki tanıtım paragrafını alalım:
"Galip, çocukluk aşkı, arkadaşı, amcasının kızı, sevgilisi ve kayıp karısı Rüya'yı karlı bir kış günü İstanbul'da aramaya başlar. Çocukluğunuzdan beri yazılarını hayranlıkla okuduğu yakın akrabası gazeteci Celal'in köşe yazıları, bu arayışta ona işaretler yollayacak ve eşlik edecektir. Okuyucu, bir yandan her bacası, her sokağı, her insanı başka bir esrarlı alemin işaretine dönüşen İstanbul'da Galip'in araştırmaları değişik işaretler ve tuhaf hikayelerle tamamlayan Celal'in köşe yazılarıyla karşılaşır. Eski cellatların hikayelerinden, Boğaz'ın sularının çekildiği felaket günlerine, karlı gecenin aşk hikayelerinden yüzlerimizin üzerindeki anlamın sırların İstanbul'un ücra ve karanlık köşelerinden gülünç ve tuhaf kişilerine, yakın tarihimizden günlük hayatımızın unutulmuş ve şaşırtıcı ayrıntılarına kadar uzanan bu araştırma, Galip'i hem kayıp karısına, hem de hayatımızın içine gömüldüğü kayıp esrara doğru çekilecektir."
Yukarıda üç cümleden oluşan paragrafta kaçar tane esrar, sır, giz vb. sözcük var, siz sayın. Evet bu kadar esrar neyin ifadesidir? Bunun yanıtını, ünlü iktisatçı E. Mandel'in polisiye romanın toplumsal tarihi "Hoş Cinayet" adlı kitabından aktaralım:
"Bu romanların sorunu ölüm ve olayların esrarıdır. Gizem, burjuva rasyonelliğinin bertaraf edilmediği tek irrasyonel etkendir: Burjuvazinin kendi kökenlerinin gizemi ve hepsinden çok, kendi nihai mukadderatının gizemi." (s.40)
Çok güzel bir soyutlama ve benim kafamdaki Orhan Pamuk antipatisinin nedenini çözüyor. Ernest Mandel kitabının başka bir yerinde esrar romanlarının işlevini de açıklıyor:
"Öznel ihtiyaçlarını doyurmaları düşünülerek böylece nesnel bir işlevi de yerine getirirler: orta sınıfın, sinirli, sıkılmış ve endişeli bireylerini, burjuva toplumunun kaçınılmazlığı ve sürekliliğiyle uzlaştırmak." (s.43)
Esrar romanı "Kara Kitap" cümle kuruluşlarıyla, fantazyasıyla her şeye karşın bir düzeydir. İşlevi budur ama bir düzeydir. Gizli Yüz ise tam bir parodidir. Bir yerden sonra kullanılan esrarlı semboller o kadar çoğalıyor ki seyircinin merak saikini ayakta tutmak isterken mantık zembereğini çözüyor. Film saçmalaşıyor. Ama yine de en iyi ödülleri bu film alıyor. Salt bu ödülleri alması bile bu yazı üzerine ve daha çok Ernest Mandel'in söyledikleri üzerine düşünmeyi gerektirmiyor mu?