22 Kasım 2008 Cumartesi

Üye Girişi





< Geri

Kadının Adı Yok üzerine

Duygu neyi yakaladı?

“Adı olmayan” bir kadın, nasıl oldu da, kısa bir sürede yazarını, yayımcısını şaşırtan bir yükselişle doruklara fırlayıp Türkiye'nin bir numaralı kadını oldu?

İçlerinden biri taa Eskişehir'den kalkıp gelmişti. Bir fabrikanın genel müdürüydü. Elinde bir tomar notla kapıdan içeri girmiş ve heyecan içinde kitabı satır satır tartışmıştı.

Bir başkası, İstanbul Bahçelievler'den yolladığı mektubuna şöyle başlıyordu: “Ben size âşık oldum Sayın Asena. Ellisini aşmış bir adam, yüzünü görmediği bir kadına âşık oldu.”

Kuşadası'ndaki imza gününde gençten bir adam, elindeki kitabı uzatmış ve şöyle demişti: “Antifeminist bir adam, feminist bir kadından imza istiyor, işe bakın.” Ve tepkili bir sesle eklemişti: “Bütün bunları yazmak zorunda mıydınız? Bizi ne hakla bu kadar bunalttınız?”

İmza isteyen, mektuplar yazan, yollara düşüp gelen yüzlerce kadın açık yüreklilikle aynı şeyi söylüyorlardı: Bu kitap hayatlarında okudukları ilk kitaptı.

Gazeteci-yazar Duygu Asena'nın “Kadının Adı Yok” kitabıyla birlikte, Türkiye'de belki de ilk kez, Batılı anlamda bir “best-seller” olayı yaşanıyordu.

Adı olmayan bir kadın, nasıl olmuştu da, birkaç ay gibi kısa bir sürede, yazarını, yayımcısını şaşırtan bir yükselişle doruklara fırlayıp, Türkiye'nin bir numaralı kadını olmuştu? Nasıl olmuştu da, antifeminist erkeklerden, ömründe kitap okumamış kadınlara, prof'lara kadar her cins yaş ve kesimden okurun gözdesi olmuştu? Yayınevi, kitabı basmaya yetişemiyor, 25 baskı yapılmış olmasına rağmen hâlâ Anadolu'nun talepleri karşılanamıyor, İstanbul doymak bilmiyordu. Kitap daha piyasaya çıkar çıkmaz filmcilerin dikkatini çekmiş ve kısa bir süre önce Atıf Yılmaz kitabın filmini yapmaya koyulmuştu.

“Feminist manifesto” “bence bu kitap salt bir kadın öyküsü olmanın ötesinde giderek kadınları asgari bir kadınlık bilincinde buluşmaya davet eden bir çağrı, Türkiye'de yazılmış ilk özgün feminist manifestodur.” Doç. Dr. Şirin Tekeli, “Duygu Asena neyi yakaladı?” sorumuzu cevaplarken böyle diyordu. Tekeli'ye göre, Duygu Asena'nın mesajı, 1949'da İkinci Cins'i yazan Simone de Beauvoir”dan, 1963'te “Kadınlığın Gizemi”ni yazan Bett Fridan'a kadar eşitlikçi feminizmin ortaya koyduğu ana mesajla yanıydı: “Güçlü olmak için çalışıyorum. Onlardan bir eksiğim olmadığını kanıtlamak için çalışıyorum. Kimseye muhtaç olmak istemiyorum.” Asena, yeni bir mesaj vermiyordu. Ama kitabı önemli kılan, bu mesajın ilk kez 1987 Türkiye'sinde, bu kadar açık net biçimde dile getirilmesi, kendi yaşamından giderek üretilmesi ve bizim sözcüklerimizle savunulmasıydı.

Kendi kendiyle hesaplaşma cesareti. Kimi okurlar ve eleştirmenler ise, Asena'nın cesaretinin bir başka boyutuna dikkati çekiyor ve okurun ilgisini çekenin bu olduğunu vurguluyorlardı: Özel hayatlara karşı duyulan ilgi ve özel hayatını ortaya serme cesaretiydi. Duygu Asena kendi hayatını deşebilmiş, ortaya dökebilmiş, kendi kendiyle okuru önünde hesaplaşabilmişti. “Herkes biliyordu ki bu büyük ölçüde onun yaşamıdır” diyordu Bayramoğlu. “Bu cesaretinden dolayı satmıştır bu kitap.”

Bir de, son yıllarda, kadınlar arasında görülen uyanışla, kendi cinsine sahip çıkma bilinciyle denk düşmesiydi.

Kitabın yayımcı, AFA Yayınları sahibi Atıl Ant da, bu patlamayı, kadınlar arasında yaşanan değişimle açıklıyordu. “Türkiye değişiyor ve bu değişiklik en çok kadınlarda görülüyor” diyordu Ant. Ant'a göre, kadınlar akın akın sokağa çıkıyorlardı son dönemde. İşe gidiyor, meyhaneye gidiyor, tatile çıkıyordu. İşte bu kitap, bu yeni akımla çakışmıştı. Dışarıya çıkan kadın, başına gelen ve gelecek olan şeyleri bu kitapta bulmuştu. Kolay bir şekilde okumuş ve sevmişti. Kitap, kadının hem yaşadığı hayatla hem de özlemleriyle çakışmıştı. Başarılı olmuş bir kadın vardı kitapta. İşte bu çok önemliydi.

Yazar ne diyor? Peki, yarattığı kadının böyle umulmadık bir hızla büyüyüp devleşmesinden şaşkına düşen yazar nasıl açıklıyordu bu başarıyı? Asena, hep “sanırım” diye başlıyordu değerlendirmelerine. Kesin tahliller yapmak istemiyor, tahminlerde bulunuyordu.” Kitabın gördüğü ilgi bence esas olarak şimdi ye kadar açıkça yazılmamış, basit gibi görünen ama hemen bütün kadınların yaşamlarında karşılaştıkları küçük küçük olayları, duyguları açığa dökmesinden kaynaklanıyor” diyordu. Örneğin, şimdiye kadar kimse, jinekolog masasındaki kadının duygularını yazmamıştı. Bir genç kızın ilk regl olduğu zamanki duygularından, memelerim çıkacak mı, çıkmayacak mı diye duyduğu endişelerden söz etmemişti. Başarının bir başka kaynağı ise, kimilerinin eleştirilerine konu olan diliydi. Kitap sade, kolay anlaşılır bir dille yazılmıştı. Her kesimden okurun rahatça okuyabileceği bir dille... Asena, özel hayatı konu etmenin çekiciliği konusundaki düşünceler pek katılmadığını belirtiyordu. “Çünkü defalarca ve üstüne basa basa belirttim ki, bu tümüyle benim hayatım değildir” diyordu. Üstelik, özel hayatı bu denli merak uyandıracak kadar ünlü biri olduğu kanısında değildi.

Kitleselleşen feminizm. Gerçekten de ne özel hayat merakı, ne Duygu Asena'yı Kadınca'dan tanıyıp seven okur sayısı, ne de kimilerinin öne sürdü gibi “cinsellik kokan pasajlar” böyle bir patlamayı açıklayamazdı. Kitap, hiç kuşku yok ki, Türkiye'de yaşanan bir süreçle denk düşmüştü. Sosyolog Nilüfer Göle'ye göre bu süreç, 1980'lerde başlayan bir süreçti. “80 sonrası Türkiye'sinde daha önce sol hareketler tarafından küçümsenen doğa korunması, kadın kimliği ve birey özgürlüğü gibi konular ve bu konuları işleyen yeni radikal hareketlerle kamuoyu arasında bir sempati köprüsü olmuştu. Bu hareketlere katılmadan da, aktörleriyle özdeşleşmeden de bir sürü insan bu hareketlerin ortaya çıkardığı temalarla ilgilenmekte, üzerinde düşünmekteydi. Kadın kişiliğinin birleşmesine duyarlılık gösteren kadınlar sadece feministler değildi. Nitekim, ‘Kadının Adı Yok' kitabının topladığı ilgi bunu kanıtlamaktaydı.

“Kültürel bamteli”

Hürriyet Gazetesi Araştırma Grubu Başkanı Dr. Haluk Şahin, “Kadının Adı Yok” kitabının gördüğü şaşırtıcı ilgi konusunda Nokta'nın sorularını yanıtladı. Dr. Şahin, Türkiye'de gazeteciliğe dönemeden önce ABD'de Maryland Üniversitesi'nde kitle iletişimi doçenti olarak ders vermekteydi.

Nokta: “Kadının Adı Yok” Batılı anlamda bir “best-seller” sayılabilir mi?

Şahin: “Önce iki noktaya değineyim. Burada söylediklerim okurlarla ilgili, kitapla değil. O konudaki görüşlerimi bir yazımda ele aldım, meraklısı bulur okur. İkincisi, aslında “Kadının Adı Yok” 25 baskının işaret ettiğinden çok daha fazla okundu. Kitap elden ele çok gezdi. Bendeki kopyayı tam yedi kişi okudu örneğin. Yani burada gerçekten ülkemizde pek az rastlanan bir best-seller olayı ile karşı karşıyayız.

Nokta: Kadının Adı Yok'un satış rekorları kırmasını nasıl açıklıyorsunuz?

Şahin: Bence bu kitabın bu kadar çok satmasını, biraz akademik ukalalık etmeme izin verirseniz, “Kullanımlar ve Doyumlar Kuramı” ile açıklamak gerekir.

Kitle iletişiminde 1970'lerden sonra çok rağbet gören bu kurama göre, bir ileti (mesaj) ile izleyici arasındaki ilintiyi anlayabilmek için “Bu ileti okura, izleyiciye ne verdi? Sorusu yerine “Okur bu kitaptan ne aldı? Onu nasıl kullandı? Onda ne gibi doyumlar buldu?” sorusunu sormak gerekir.

Nokta: Peki, soruyu öyle soralım. “Okur bu kitaptan ne aldı? Onda ne gibi doyumlar buldu?”

Şahin: Farklı okurlar farklı şeyler aldılar, farklı doyumlar buldular. Nasıl, pornografik bir yayın da genç bir delikanlı erotik malzeme bulurken, dedesi memlekette ahlakın çöktüğüne, başımıza taş yağacağına diğer belirtiler buluyorsa, öyle...

Nokta: Ne gibi farklı okurlar?

Şahin: Bence “Kadının Adı Yok”un okurları arasında şu öbeklere rastlamak mümkün: “Röntgenci okurlar”, yani bu kitabı bir anahtar deliğinden bakarcasına, bir “ifşaat” hazzıyla okuyanlar... “Hayat bilgisi” gibi okuyan gençler, örneğin benim çevremdeki ortaokul ve liseli genç kızlar hep böyle okudu, yani kadın olmak nasıl bir şey, bir genç kızın başına neler geliyor, cinsellik nasıl bir şey gibi temel sorulara cevap arayarak... “Ben de okudum” demek için okuyanlar, yani çevredeki konuşmalardan, kokteyl partisi dedikodularından geri kalmak istemeyenler... Feminist tutumları nedeniyle okumayanlar... Duygu'nun Kadınca'dan yazılarını bilip seven tiryakiler... Duygu'ya yazdıklarından dolayı çok kızıp bunda ne kadar haklı olduklarını kendilerine kanıtlamak için okuyanlar... Hoşça vakit geçirmek için okuyanlar... Bir rastlantı sonucu okuyanlar.... Böyle bir kitabın niçin okunmaması gerektiğine dair gerekçe toplamak için okuyanlar...

Nokta: Bu doyumlar ilk kez bu kitapla mı sağlanıyor?

Şahin: Demek ki, zaman, mekân, konu ve yazar denk düştü, birçok doyumların kesişme noktası bulundu. Demek ki kitap 1987 yılı Türkiye'sinin kültürel bamteline bastı.

Nokta Dergisi, 4 Ekim 1987, Yıl:5, Sayı:39, Sayfa: 68 - 69 - 70
idefix'te     ya da HAVALE ile alışveriş yapabilirsiniz.

Lütfen kendinizi tanıtın.
E-Posta
Şifre
 
Şifremi unuttum 

» Üye olmak istiyorum
« Kapat