22 Kasım 2008 Cumartesi

Üye Girişi





< Geri

Kadın Romancı Patlaması

“Bir anne ve kızı vardı...”

1970-1985 arasında Türk edebiyatı bir kadın yazarlar “patlaması” yaşadı. Kim bu kadınlar? Neden ve nasıl yazıyorlar? Toplumbilimci Dilek Cindoğlu'nun araştırması bu soruların yanıtlarını arıyor.

“Bir yazarın çocukluğunun geçtiği yer aslında onun bütün yazarlık hayatını biçimliyor bana göre. Bu nedenle kendi çocukluğumu çok şanslı bir dönem olarak sayıyorum. Ailem bir bürokrat ailesiydi. Fakat Antep'in öyle bir semtinde oturuyoruz ki büyük toprak ağası dediğimiz bir ailenin, bütün geçmiş gelenekleri çok iyi taşıyan bir ailenin yanında kiracıyız.” Bu sözler yazar Işık Özgentürk'ündü. Öteki kadın yazarlarımızın da aileleri hakkında sosyolog Dilek Cindoğlu'na anlattıkları çok farklı değildi. “Kadın yazarlarımızı çocukluklarını hatta ergenlik dönemlerini devlet görevlilerinin oluşturduğu ‘adacık'larda geçirmişti. Hem farklı, hem de ‘çağdaşlığı' ve Batılı değer yargılarıyla çevresinde ‘yukarıda' bir ortamda” diyordu Cindoğlu, “”1970-1985 Döneminde Kadın Yazarlar ve Yapıtları” başlıkla Boğaziçi Üniversitesi'nde yaptığı tez çalışmasında Dilek Cindoğlu, bu dönemdeki “patlama”nın boyutlarını yaşamöykülerinden, yapıtlarındaki ayrıntılara kadar uzanan bir çizgide derinlemesine araştırıyordu.

Yazıda yaşamak! Sayılar konunun ilginçliğini yeterince vurguluyordu: 15 yıl içinde Türkiye'de tam 41 kadın romancı ve öykücü edebiyat sahnesine adımını atmıştı. Bunlardan 30'unun iki yada daha çok sayıda kitabı çıkmıştı. Kimdi bu kadınlar? Neden ve nasıl öykü yada roman yazmaya başlamışlardı? Onları edebiyatın dalgalı sularına cesaretle atılmaya iten şey neydi? Görülen oydu ki, hemen hepsi bürokrat ailelerden geliyordu. Aslında geleneksel toplumun kadına bakışıyla, Kemalist “aydınlanma”nın arasında sıkışmış ve soluk alamayan ama zihni açık bir kuşağın çareyi yazıda aramasının şaşılacak bir yönü yoktu. Cindoğlu “Kadınlar 1970'lerde yersiz yurtsuzdular” diyordu. Ne ataerkil babanın sözde Batılı ailesi, ne de dışarıdaki gelenekçi toplum yaşanılır bir “mekân” niteliğinde değildi onlar için. Yazı ve yazı yoluyla kurdukları dünya bu “yersiz yurtsuzlar”ın soluk aldıkları tek alandı. Cindoğlu'nun deyişiyle “Yalnız sanatsal bir arayış değil, aynı zamanda bir kimlik edinme çabası”ydı yazmak. Hayali, zihinde kurulmuş ama kağıda dökülecek kadar da gerçek bir yaşam sürdürmenin yolunu bulmuşlardı.

Ah şu anneler! “Babam Rüştiye'yi bitirmiş, annem ilkokulu. Babam gazete bile okumazdı, annem durmadan kitap okurdu” diyordu Adalet Ağaoğlu. Dilek Cindoğlu söz konusu dönemde parlayan kadın yazarlarla yaptığı görüşmelerde “anne” etkenin önemini fark etmişti. Onları okumaya iten, aile içi cinsiyet rollerinde kadına ayrılan yeri fark ettiren anneleriydi. Ayla Kutlu, “Annem çok okuyan bir kadındı. O kadar okurdu ki, o sırada yemeklerin yandığını çok hatırlarım” diye anlatıyordu. Adalet Ağaoğlu'nun şu sözleri ise bir başka yönünü gösteriyordu anneye bakışın: “Babam annemi ezmeye uğraşırdı... Gerçi annem çok onurlu bir kadındı ama ekonomik özgürlüğü yoktu. Hiç yoktu. Aileden de yoktu. Annemin çektiği sıkıntıyı görüyordum. İşte istemediğim buydu.” Bu kızlar kendi geleceklerinde yine böyle erkek egemenliği olsun istememişlerdi. Bu bakımdan ilginç olan, kadın yazarlarımızın tümünün bir işte çalışmak için öğrenim yapmaları ve çeşitli işlerde çalışıyor olmalarıydı. Bir başka dikkat çekici yan, yapıtlarına şöyle bir göz atmanın bile, roman ya da öykülerinde en önemli kahramanların anne ve kızı olduğunu fark etmeye yetmesiydi. Yazı yoluyla anne ve kızı arasındaki ilişkiyi sorgulamak, Cindoğlu'na göre bir ölçüde kendi kimliklerini biçimlendiren otoriteyi sorgulamaktı. Latife Tekin, “Gece Dersleri” adlı romanında kendine özgü renkli diliyle şöyle yazıyordu: “Annemin gözlerimin almadığı dünyalara savrulan saçlarından, büyücü rüzgarlarını tutan eteklerinden bağıracak kadar korktum. Ne var ki, onun yeşil atları ve yeşil vakitli geceleri, benim gerçekliğime ilgisiz kaldı ve sınırları belirsiz bir gökyüzü, ağır bir rüya gibi üstüme kapandı. Kader tüm ahlak ölçülerini zorladı, annemin babama ve gerçek dünyaya duyduğu, öfke yüzünden beri kurban seçti.” Sonra Pınar Kür'ün “Yarın Yarın”ının o unutulmaz bölümü: “Anlamıştı, annesinin gözünde vazonun kırılmasından daha çok bunun anlamsızca yapılmış olabileceği önemliydi, korkunçtu. Bir süre sessizce bakıştılar. Annesinin soğuk, soluk; minicik bir kızdan mantık bekleyen, akıllıca bir yalan bekleyen yüzü... Ve bu akıllıca yalanı becerememe korkusu. Anne bağırsa, çağırsa, tartaklasa onu; dövse karınlık bir banyoya kapasa... Kim bilir ne büyük bir hevesle isterdi yaptığı kötülüğün bedelini en ağır biçimde ödeyip suçluluktan kurtulmayı...
‘Söyle bakalım' diye yinelemişti annesi ‘neden!' Bir nedeni olmalı değil mi? Bilirsin her şeyin bir nedeni vardır.” Kadın yazarlar ataerkil babalarından sıkılmışlar, ama kimlik arayışlarında anneleriyle hesaplaşmayı seçmişlerdi.

Hem yazar hem de ev kadını.

“Bu arada yazarken bir de çamaşır... Geçmişte bir gün ayırırdım, o gün hiç yazı yazmadım. Şimdi otomatik makine edindim. Eşim zaten yardımcı oluyor, çocuklar da sofra kurup kaldırmada biraz yardım ederler, daha ne bekleyeyim” diyordu Gülten Dayıoğlu. Dilek Cindoğlu'nun incelemesine konu ettiği kadın yazarların tümünün başından bir evlilik geçmişti, Yüzde 42'si evliliğini sürdürüyordu. Yaptıkları “aşk evlilik”lerinin ömrü ise ortalama 16 yıldı. Evin düzeninin sağlamak, çocuklara bakmak... Bunlar hep sorun olmuştu. Çocuklarını sevmişler, ev kadınlığını benimsemişler ama bir yandan da yazıya ayırdıkları zamanın sınırlılığından rahatsız olmuşlardı. Leyla Erbil ancak yıllar sonra yazarlığını “başköşeye” geçirebilmişti: “Çocuğuma severek baktım, yemek yapmaktan filan zevk aldım ama şimdi nefret eder hale geldim. Değişti bazı şeyler, artık yazarlığı öne koydum, ötekileri ihmal etmeye başladım.” Erendiz Atasü ise şöyle anlatıyordu, evin dertlerini: “Gündelik ev işleri değil, aile yaşamının her şeyini yüklenme durumu beni bunaltan. Evin tamirinden, çöp döküldü müye varıncaya kadar organize etmek durumunda olmak. O felaket derece yoruyor.”

Evliliğe gelince kocalarının “desteğini” gereksiniyorlardı. “Yaratıcı” çalışmayı “denetleyen” bir koca ise korkunç bir talihsizlik oluyordu. “Ben evliliğe hayli emek verdim. Pat diye olmadı. Kocamın benim tek başıma bir birey olduğumu kabul edebilmesi, edebildiği kadar etmesi için çaba gösterdim” diyordu. Adalet Ağaoğlu. Nazlı Eray'ın deneyimi biraz daha farklıydı: “Evliyken hiç yazmıyordum. Biraz kıskanıyordu belki, hafif bir baskı uyguluyordu, ama ben iplemiyordum. Bugün karar verip yeniden evlensem öyle bir adam seçerim ki yazar kişiliğim onu tedirgin etmez. Ama bu kadar da özgür olabilir miyim, bilemiyorum.”

Yazıyla çözülen çalışmalar. Dilek Cindoğlu incelemesinin ortaya çıkardığı şu üçgeni önemle vurguluyordu: Duyarlıklı ama geleneğinin temsilcisi anne, duyarsız ama “çağdaşlığın” temsilcisi baba ve gerek çağdaşlığı, gerekse geleneği sorgulayan kız çocuk. İyi okullarda okuyup Batılı ölçütlerle yetişen bu kız çocukları o ölçütlerle yetişen bu kız çocukları o ölçütlerle annelerini değerlendirip küçümsüyorlardı. Daha sonra ise yaşamla yüz yüze geldiklerinde annelerini anlıyor ve seviyorlardı. İki eşit yetişkin olarak anne ve kızı nerede mi karşılaşıyordu? İşte yazarlığın devreye girdiği yer burasıydı. Bütün çatışmalar roman ve öykülerde çözülüyordu. 1970'lerde çıkış yapan kadın yazarlar özgür olmanın bir yolu olarak yazmayı seçmişlerdi. Öteki yol da annelerini sevmek ama onlara benzememekti.

Nokta Dergisi, Yıl:5, Sayı:43, Sayfa: 78 - 79
idefix'te     ya da HAVALE ile alışveriş yapabilirsiniz.

Lütfen kendinizi tanıtın.
E-Posta
Şifre
 
Şifremi unuttum 

» Üye olmak istiyorum
« Kapat