22 Kasım 2008 Cumartesi

Üye Girişi





< Geri

Kadın Edebiyatı

Ayşegül Yaraman

Feminist yazın eleştirisi, erkek yazarların ürettikleri yapıtlarda kadın tiplerinin işlenişi ive kadınların ürettikleri yazın etkilerini irdeler. Amaç “kadın” ve “erkek” kültürünü karşı karşıya getirmek değil, yazın ürünlerini egemen ataerkil değerlerin dışındaki kadın bakışıyla (bu değerlerle toplumsallaşan kadınlar yeniden üretimden ne denli bağımsızlaşıp kendilerin ait bir yaklaşıma ulaşabilirlerse) yorumlamaktadır. Bu yazının amacı ise, Türkiye'de kadın yazarların tarihsel bir perspektif içinde erkek değerlerinden adım adım özgürleşme süreçlerin yönelik genel bir değerlendirme sunmaktır. Böylesi bir yaklaşım, kaçınılmaz olarak kadın statüsünün değişmesini merkez alan niteliğiyle sosyolojik eleştiriden de etkilenmektedir. Kadın yazarlar yalnızca yapıtlarındaki kurgusal tipler aracılığıyla değişme sürecini sergilemezler; aynı zamanda, “kadınların imgesel üretimi onların yaşamları veya yaşam kontekstlerinden bağımsız düşünülemez.” Dolayısıyla yapıtları en azından kendi yaşamlarıyla sınırlı bir toplumsal belge niteliği taşır.

Türkiye'de Çağdaş Kadın Yazınının Genel Nitelikleri

Türkiye'de kadın yazını, kadının statüsünün değişmesi ve bu uğurdaki mücadeleyle karşılıklı bir ilişki içerisindedir.
  1. Türkiye'de kadın yazını, kadının statüsünün değişmesi ve bu uğurdaki mücadeleyle karşılıklı bir ilişki içerisindedir.
  2. Türkiye'de kadın yazını, özellikle içerik açısından kent ve kentlileşme sürecinin bir uzantısı niteliğindedir.
Bilindiği gibi bu her iki toplumsal dinamik de modernleşme sorunsalı içerisinde değerlendirilegelmiştir, zaten kadın yazarların pek çoğunun genellikle veya yazın yaşamlarının en az birkaç noktasında roman türünü yeğledikleri ve bu yazın türünün de modernleşme ile doğrudan ilişkisinin bulunduğu ortaya konmuştur. Evrensel bir değerlendirme yapıldığında Hegel romanı “modern burjuva destanı” olarak nitelemiş. V. Woolf ise kadınların ataerkil toplumda özel alanla sınırlanmış deneyimlerinin kısıtlılığı ve bölünmüş zaman kullanımları nedeniyle tarih, biyografi, oyun, şiir yerin öncelikle romana yöneldiklerini saptamıştır.” Kadınların hiçbir zaman kendilerine ait diyebilecekleri bir yarım saatleri yoktur. Her zaman işi yarıda kesilirdi. (...) orada düzyazı ve roman yazmak, şiir ya da oyun yazmaktan daha kolaydı. Daha az dikkat gerektiriyordu. (...) Duyarlılığı, yüzyıllardan beri ortak oturma odasında geliştirilmişti. İnsanların duyguları onun üzerinde etki bırakırdı. (...) Bu yüzden orta sınıf kadını yazmaya başlayınca doğal olarak roman yazdı. Öte yandan yukarıdaki alıntıda vurgulanan kadın yazarın “orta sınıflılığı” saptaması da Türkiye için büyük ölçüde geçerlidir; böyle bir sınıfsal kökenin küçük burjuva kültürüyle birlikteliği, Türkiye'de kadın yazının, yine aynı sınıfın kadınlarının egemenliğindeki kadın hareketi ve kentli değerlerle zımni ya da açık iç içselliğini kaçınılmaz kılan en temel belirleyicidir.

Çağdaş Kadın Yazınının Doğuşu

Dünyada burjuva devrimlerinin ertesinde insan hakları tartışma ve uygulamalarının paralelinde gelişen kadın hareketi, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde birçok başka ülkede olduğu gibi yeni bir toplumsal, siyasal düzen arayışı çerçevesinde Türkiye gündemine de girmiştir. Romanın Türk yazın ürünleri arasında ortaya çıkışı da ayın döneme rastlar. Şemseddin Sami, ilk Türk romanı sayılan Taaşşuk-u Talat ve Fitnat'ı 1872'de yayımlar. Zafer hanımın kaleme aldığı roman Aşk-ı Vatan da bundan kısa bir süre sonra 1877'de basılır. Oysa Batı'da kadınların roman yayımlamaları, bu etkinliğin görece değer yitirerek, dönemin 2yükselen değer”i örneğin sosyal bilimlere yönelmek amacındaki erkekler tarafından terk edilmesi dönemin denk düşmektedir. Dolayısıyla Batı'da kadın romancıların ortaya çıkışı erkeklerin bu alanı boşaltmalarıyla olanak bulurken, Türkiye'de kadınlar batılılaşma çerçevesinde sanatın ötesinde toplumsal bir anlam da kazanan romana erkeklerle birlikte ve doğaldır ki onlarla rekabet etme pahasına yönelmişlerdir. Bu dönemde gerek Türkiye'de gerek dünyada kadın hareketinin temel amacı öncelikle yasalar önünde erkekle, siyasal, eğitimsel ve medeni eşitliğe ulaşmaktır. Yine birçok başka ülkede olduğu gibi Türkiye'de de bu hareket erkek yandaşlar bulmuştur. Kadınlık durumunun iyileştirilmesi, toplumun çağdaşlaştırılması amacındaki dönemin aydınları arasında bir consensus oluşturduğu için bu durum Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında daha belirgindir. Dolayısıyla dönemin aydınları arasındaki yazarların, kadın ya da erkek ayrıcalıklı konusu kadınlık durumudur. Fatma Aliye (1864-1936), Halide Edip (1884-1964) düzyazı ve çevirileriyle, İhsan Raif (1877-1926) şiirleriyle yazın dünyasında yer almanın yanı sıra dönemin etkin kadın militanları niteliğini de taşımaktadırlar. Militanlıkları yalnızca dernek etkinlikleriyle sınırlı kalmamakta, özel yaşamları kadınları statü ve rollerinin dönüşümüyle ilgili bireysel örnekler sunmaktadır.doğaldır ki böylesi özel yaşantılar yapıtlarına da yansımıştır; ayrıcalıklı konuları dönemin kadın hareketinin amaçlarıyla aktif kadın kimliğine uygun niteliktedir Çokeşliliğin kaldırılması, kadın eğitimi, kadının çalışma yaşamına girmesi, kadının ülkesinin kaderini tayin sürecine aktif katılımı/yurttaşlaşma süreci.

Kadın Yazınında Tematik Gelgitler Dönemi

Kadınlar evrensel ve yerel kadın hareketiyle siyasal çıkarların kesiştiği noktada yasalar önünde erkekle eşit eğitimsel, siyasal ve medeni haklara kavuştuktan sonra dünyadaki tüm benzerleri gibi bu hukuki kazanımların toplumsal pratiklere dönüşmesini beklemek amacıyla 1930'ların ikinci yarısından itibaren bir suskunluk dönemine girmişlerdir. Bu durgunluğun yazın dünyasına yansıması, tıpkı toplumsal, ekonomik ve siyasal yaşamda olduğu gibi kadınlar açısından gerilemeye, içerik açısından geleneksel/ataerkil değerler retoriğinin yeniden üretimine yol açmıştır. Dönemin yaygınlıkla okunan kadın yazarları Muazzez Tahsin Berkant (1900-1984), Kerime Nadir (1917-1984) ve Peride Celal (1915- )'dir. İşledikleri kadın tiplerinin temel özellikleri şöyle sıralanabilir: Bağımlı, edilgen, zayıf iyi eğitim görseler bile ancak zorunlu kaldığında çalışan, eviçi rollerle sınırlı kadınlar. Bu yazarların ve yapıtlarının nicel ve nitel egemenliğine karşın kadınların özgürleşmesi sürecinin, durgun (latent) da olsa doğrusal bir evrim izlediğini duyumsatan ve ancak 1950'li yılların ikinci yarısında ortaya çıkan Nezihe Meriç örneğinde ise, özellikle “Kemalist devrim”den doğrudan etkilenmiş öğretmen kadın tipi bağlamında çalışan kadının görece yeni sorun ve sorumluluklarına yer verildiğine değinmek kaçınılmazdır.

1960'larda yaşanan hızlı kentleşme o dönemde, kanımca kadın-yazın ilişkisini doğrudan etkileyen önemli bir etmen olarak belirginleşmektedir; zira 1970'lerde kadın yazar sayısındaki patlamayla derin ilişki içindedir. 1950'lilerin ikinci yarısından itibaren Türk yazınına egemen olan “köy” temasına alternatifi kentli kadın yazını oluşturmuştur. Kent yazını, doğaldır ki yalnızca kadın yazarlardan oluşmaz veya yalnızca 1970'lerde ortaya çıkan kadınlar kentli bir soluk taşımaz; ancak vurgulanmak istenen kadın yazar sayısındaki nicel sıçramanın kentli nüfusun oranının % 50'lere varmaya başladığı ve onu aştığı dönemlerde yaşanmasıdır; ayrıca Türk yazınında kadın yazarlar sorunsalları temel alınarak değerlendirildiğinde zaten daima kentli olagelmişlerdir; 1970'ler ve sonrasında dikkati çeken sayısal yoğunluklarıdır; bu yoğunlukta kadınların eğitim olanaklarının artması gibi temel ve daha çok kente özgü gelişmeler de yadsınamaz.

Ancak nicel boyutundaki bu olumlu değişikliğe karşın kadın yazının, kadın özgürlüğünü mücadelesi açısından suskunluğunu sürdürdüğü açıkça görülmektedir; gerçi özel yaşamla tanımlanan kadın tipinden siyasal toplumsal mücadelede yer alan aktif bir kadın tipine geçiş söz konusudur ama, birbirine son derece karşıt izlenimi veren bu her iki kadın tipi erkek değerlerine bağımlılıkta ortak niteliklere sahiptirler: Birincisi geleneksel kadın tipine. İkincisi erkeğe öykünerek aslında ataerkil düzeni yeniden üretmektedirler. Suskunluğun ilk on yıllarında bir önceki dönemle karşılaştırıldığında göze çarpan belirgin bir gerilemeyle geleneksel eviçi rollerle yetinen hatta bu durumu yücelten kadın yazarlar, 1960'lı yılların ikinci yarısından itibaren erkek değerlerinin belirlediği kamusal yaşamda adeta cinsiyet ötesi bir kimlikle varlık göstermeye başlamışlardır. Hatta bu kadın yazarların pek çoğu, kimi kez kadın yazını kavramına karşı olduklarını belirtmişlerdir. Böylesi bir evrim çizgisinde kadın hareketi tarihinin önemli bir etkisi vardır. Türkiye'de 20. yüzyıl başında gelişen yukarıda değindiğimiz ilk kadın hareketi, tüm dünyada olduğu gibi öncelikle yasalar önünde olmak üzere erkeklerle birebir eşitliği amaçlamıştır; nitekim bu yasal eşitliğin ertesinde norm ve değerlerdeki erkek egemenliği düşünülmeksizin toplumsal planda da kadın erkek eşitliğinin gerçekleşmesi özlenmiştir; amaçlanan erkek değerinde eşitlik olduğu için belli bir toplumsal statüye ulaşan kadının erkekle özdeşleşmesi ve kadına ait olanı yadsıması doğaldır; bu dönüşüm beklendiği gibi kadın yazarlara da yansımıştır. Ancak her şeye karşın, Füruzan, Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, Pınar Kür, Tomris Uyar gibi kadın yazarların en azından 1970'li yıllardaki yapıtlarında cinsel kimlik konusunu toplumcu söylem lehine göz ardı ettikleri saptansa bile, özgün duyarlılıkları ve ince işlenmiş “yaşayan” kadın tipleriyle Türkiye'de kadın statüsünün evrimine dair en önemli kaynaklardan birini oluşturdukları yadsınamaz. Öte yandan söz konusu yazarların çalışan kadın, öğrenci kadın, yalnız kadın, militan kadın, tutuklu kadın gibi ayrıcalıklı tipleri genellikle kadınlık durumu sorunsalı çerçevesinde değil, toplumsal siyasal bir retorik içinde ele alınmış olsa dahi, Türkiye'de kadının özgürleşmesi açısından bir sonraki dönemi belirleyen ipucu ve çatışmaları barındıran niteliğiyle büyük önem taşımaktadır.

Kadın Yazınında Kadınlık Bilinci Yansımaları

Türkiye'de siyasal özgürlüğün ortadan kalktığı, dünyada ise “ideolojilerin öldüğü” söylemiyle ivme kazanan kimlik arayışlarının egemen olduğu bir konjonktürde filiz veren ve temelde cinsiyetçi toplumsal değerleri sorgulayan yeni kadın hareketi 1980'ler kadın yazınında da yansımaları bulmuştur. Duygu Asena ve Buket Uzuner'in yapıtları bu niteliği belirgin olarak taşımaktadırlar; ancak bu iki yazarın belki de daha önemli özellikleri de temaları taşıyan kitaplarının ulaştığı satış başarısıdır; bu başarı toplumda kadınlık durumuyla ilgili bir uyanışı sergilemektedir. Her iki yazarın da temel sorunsalı kadın özgürlüğüdür. Dönem yeni yazarların dışında önceki dönemden gelen yazarların da bu sorunsala doğru yönlendiklerine tanıklık etmiştir; “kadın yazını” tanımlaması artık kadın yazarların tepkisini eskisi gibi çekmemektedir; yazın dünyasına yeni giren Feyza Hepçilingirler gibi kadın yazarları ve kadınlıklarını en azından bir zenginlik gibi algılama eğilimindedirler.

Öte yandan yine bu dönemde ilk yapıtı yayımlanan Latife Tekin'in temel sorunsal olarak kadınlık durumunu işlemediği açıktır; ancak söz konusu yazar, kentleşme dinamiğiyle kadın yazını ilişkisinde somut örneklerden biridir; kentlileşmiş ama kırsal kökenli bir kadın yazardır; yazma ve yayımlama serüveni tümüyle kent ve ilişkileri sayesindedir; kır, temalarını retrospektif açıdan, dil ve üslubunu ise yükselen bir değer olarak ‘farklı kimlik' bağlamında belirler; ancak baştaki savlarımızdan birini doğrulayan bir örnek olarak yazınsal varlık nedeni kenttir.

1990'lara gelindiğinde ise, 1980'lerin kadın mücadelesinin zımni ve açık dönemin genç kadın yazarları Şebnem İşigüzel ve özellikle Ece Temelkuran kadınlık durumu sorunsalını içselleştirmişlerdir ve bunu yalnızca içerik olarak değil, biçem olarak da yapıtlarına yansıtma eğilimindedirler. Gerçi bu biçem arayışı Türk yazınında 1980'lerden beri gündemdedir ve özellikle postmodern anlatı başta Orhan Pamuk ve Pınar Kür olmak üzere birçok yazarca denenmektedir ama, özellikle Ece Temelkuran şimdilik tek kitabıyla daha özgün bir kadın dilinin ipuçlarını sunmuştur. Daha önceki dönemlerin üretken yazarı Ayla Kutlu da bu dönemde gerek konu gerek dil açısından kadınca arayışları yansıtmaktadır. Diğer bir deyişle 1990'lar, kadınlar açısından yasal ve toplumsal kazanım ve mücadelelerin geniş kitlelerin birebir ilişkilerine yansıtılması, kadına ait değerlerin hiçbir hiyerarşiye yer vermeksizin yerleşik kurumlara onları dönüştürerek yedirilmesine tanıklık etmektedir. Yazın dünyası ise böylesi bir radikal katkıyla, cinsiyetçi açıdan tekelci öğelerden arınmış, cinsiyetlerin kendi kimlik, duyarlılık ve biçemleriyle temsil edildikleri bir bütünleşme süreci arifesinde bulunmaktadır.
  1. Bazı araştırmacılara göre, eğer metin Sartre tipi bir bakışla ele alınıyorsa, yani özgürlüğe çağrı, diğerlerinin yargılanması ve kimsenin konuyla ilgili olarak suçsuz ya da bilgisiz olduğunu söyleyememesi için gerçeğin açığa çıkarılması anlamını taşıyorsa feminist eleştiri amacı gereği zaten sosyolojiktir. C.P: Makward: “La Critique Feministe, element d'une problematique”, Revue des Sciences Humaines, Lille III, No: 168, 1977 - 4 s. 619
  2. S. Weigel: “Double Focus” in G. Ecker, Feminist Aesthetics: The Women's Presis. 1985, s. 70
  3. Türkiye'de de kadın yazım romanla birlikte düzyazı, daha somut biçimiyle öykü ağırlıklıdır. Örneğin şiir alanında kadın sayısının kısıtlılığı hep tartışılagelmiştir.
  4. V. Woolf; “Kendine Ait Bir Oda”. Afa yayınları, İstanbul 1987. s. 80-81
  5. 1982 yılında hazırladığım yükseklisans tezi çerçevesinde görüşme olanağı bulduğum Kerima Nadir işlediği naif kadın tiplerinden son derece hoşnutken, Peride Celal o dönemde kaleme aldığı yapıtlarının içeriğini ekonomik zorluklara bağlı taleplerin belirlediğini, nitekim 1970'li yıllardaki ürünlerde daha aktif ve bağımsız kadın kahramanlara yer verdiğini belirtmişti.
  6. A. Yaraman. “E. Temelkuran'ın Bütün Kadınların Kafası Karışıktır'ı ya da Türkiye'de Kadın Yazının Evrimi” Cumhuriyet Kitap No. 330, 13 Haziran 1996


Yaşasın Edebiyat Dergisi, Mart 1998, Sayı 5, Sayfa 54 - 55 - 56
idefix'te     ya da HAVALE ile alışveriş yapabilirsiniz.

Lütfen kendinizi tanıtın.
E-Posta
Şifre
 
Şifremi unuttum 

» Üye olmak istiyorum
« Kapat