22 Kasım 2008 Cumartesi

Üye Girişi





< Geri

Türk romanının edebi annesinden iki eser:Hoş bir tesadüf
Nüket Esen


Fatma Aliye Hanım (1862-1936) Türk edebiyatının ilk kadın romancısı sayılır. Banka birr yazımda da belirttiğim gibi ("Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu", Journal of Turkish Studies, sayı 24, 2000), Fatma Aliye'nin 1891'de yayımlanan ilk romanı Muhâzarât'tan önce, 1877'de Zafer Hanımın Aşk-ı Vatan (yay. haz. Zehra Toska, Oğlak Yayınları, 1994) adlı romanı çıkmıştır. Fakat yazarın bildiğimiz ve ancak 1994'te ortaya çıkan tek romanı budur. Oysa Fatma Aliye beş roman yazmış, dergilerde çıkan çeşitli makale ve çevirileri ile de zamanında ilk kadın romancı olarak tanınmıştır. Tarihçi Cevdet Paşanın kızı olan Fatma Aliye'nin kız kardeşi Emine Semiye de yazardır. Fatma Aliye'nin beş romanından ilki olan Muhâzarât (Arap alfabesindeki dat harfi Osmanlıcada d veya z olarak iki şekilde okunabilir. "Karşılıklı konuşma, hikâyeler anlatma anlamına" gelen bu kelimeyi z ile okumak daha doğrudur) yeni harflerle 1996'da basılmıştır (Muhadarat, yay. haz. H. Emel Aşa, Enderun Kitabevi, 1996.) 1897 yılında yayımlanmış olan iki romanı Levâyih-i Hayât ve Udî bir tesadüf eseri Latin alfabesiyle ilk defa yine aynı yılda, 2002'de yayımlanmışlardır. Bu önemli yazarın tüm eserlerinin çoktan bugün kullandığımız alfabeye aktarılması gerekirdi ama iki romanı Refet (1896) ve Enin (1910) hâlâ çevrilip yayımlanmayı beklemektedir.

Hayattan Sahneler adıyla çıkan Levâyih-i Hayât, Tülay Gençtürk Demircioğlu tarafından yayıma hazırlanmış. Arap harfleriyle yazılmış Türk edebiyatı metinlerinin günümüzde yayımlanması fazla göze batmamakla birlikte önemli bir sorun oluşturmaya devam ediyor. Namık Kemal, Ahmet Mithat ya da Recaizâde Ekrem gibi yazarların eserleri günümüz diline yaklaştırılmak, sadeleştirilmek adına inanılmaz ve kabul edilemez müdahalelere uğradı ve uğramaya devam ediyor. Demircioğlu, bu sorunu çözmeye aday olabilecek bir yaklaşımı başarıyla uygulamış. Kitabı yayıma hazırlarken önce çevrimyazısını, yani yeni harflere aktarılmış halini sunuyor. Bunun ardından, metnin dil içi çevirisini, yani bugünün diline aktarılmasını da başarıyla yapıyor. Kitapta arka arkaya verilen bu iki metinden sonra da, en sonda romanın Arap harfleriyle yapılmış orijinal baskısının tıpkıbasımını koyuyor. Roman bugünün diline çevrilirken aşırı bir sadeleştirilmeye gidilmemiş, metin bugün anlaşılabilir hale getirilirken yazıldığı dönemin ruhuna aykırı düşecek bir dil kullanılmamıştır.

Hayattan Sahneler on bir mektuptan oluşmaktadır. Batı edebiyatlarında mektup roman (epistolary novel) denen türde yazılmış olan bu romanda her mektubun başında mektubun kimden kime gittiği belirtilmiş, mektuplara tarih konmamış ama mektup sonlarına yazanın imzası konmuştur. Bu mektupların tümü kadınlar arasında yazılmış mektuplardır. Zaten romanda hiçbir erkeğin ismi verilmez. Zira roman, evlilikte kadınların durumu hakkındadır. Erkekler romanda sadece "koca" veya "erkek" olarak işlevleriyle anılırlar; tek tek kişilikleri önemli değildir. Bu yazışmalarda konu evlilik, evlilikte karı koca arasındaki aşkın güzelliği ve sadakatsiz kocaların yarattığı mutsuzluktur. Her kadın bu konuda kendi yaşadıklarını anlatarak bu konuda hissettiklerini ve düşündüklerini arkadaşına yazar. Evliliğinde biri mutlu, diğeri mutsuz olan Mehabe ile Fehame adlı arkadaşlar arasında gidip gelen altı mektupla başlar roman. Ardından gelen üç mektup, mutsuz olduğu halde parasız olduğu için çocuklarının hatırına bu duruma tahammül eden Fehame ile bir başka arkadaşı, mutsuz ama parası olduğu için kocasından ayrılmayı düşünen Sabahat arasında yazılmıştır. İlk iki kadın arasındaki mektuplarda evlilikte aşk olup olmamasının farkı tartışılırken, ikinci grubu oluşturan mektuplarda ikisi de mutsuz olmasına rağmen parası olmayan kadının bu duruma katlanma zorunluğuna karşılık parası olan bir kadının mutsuz bir evlilikten kurtulmak için daha şanslı olduğu konuşulur. Romandaki son iki mektup ise, evli olmayan fakat kötü evlilik örneklerinden gözleri korktuğu için bu konuyu tartışan iki genç kızındır. Bunlardan, gelecekteki muhtemel evliliği ile ilgili son derece karamsar olan Nebahat, daha önceki mektuplardan tanıdığımız mutsuz evliliği olan Sabahat'in kardeşidir. Mektuplaştığı arkadaşı ise, Sabahat'i mutsuz eden kocasının kız kardeşi İtimat'tır. Aynı kötü örnekleri gören İtimat daha iyimserdir; adına uygun olarak geleceğe arkadaşından daha fazla güvenmektedir.

Görüldüğü gibi bu mektuplar, ayrı ayrı kişilerin birbirlerine yazdıkları mektuplar gibi görünse de aslında yazan kişilerin birbirleriyle yakın ilişkisi vardır. Birbiri ile bağlantılı, bir zincirin halkaları gibi dizilmiş olan bu mektupların zaten evlilik üzerine olan konuları da bir bütün oluşturmaktadır. Birbiriyle mektuplaşan bu beş kadının dışında iki kadının daha ismi geçer mektuplarda. Bu iki kadın da, Macide ve Müeyyet, onlardan söz eden kadınların arkadaşıdırlar. İtimat'ın bahsettiği Müeyyet kötü evliliklerden gözü korktuğu için bütün gayretiyle kocasına âşık olmamaya çalışan yeni evli genç bir kadındır. Kocasını sevmezse ilerde kocası onu aldattığında üzülmeyeceğini düşündüğü için bu tedbiri alan Müeyyet'in isminin kuvvetli, sağlam anlamına gelmesi ilginçtir.

Kırk üç sayfa uzunluğundaki bu kısa romana aslında uzun hikâye de denebilir, zira fazla katmanlı ve girift bir yapısı yoktur eserin. Romanı okurken, başlarda, ikisi de belirli bir durumda olan iki arkadaşın evlilik konusunun çeşitli cephelerini durağan bir şekilde tartışmaları, hiçbir aksiyon olmaması, insana bunların mektup halinde yazılmış fikir tartışmaları olduğu, bir tür makaleler dizisi olduğu izlenimini vermektedir. Ama yedinci mektubu yazan kişinin yeni biri olmasıyla üçüncü karakter de resme girmekte ve dokuzuncu mektupta da yeni bir olay ortaya çıkmaktadır. Sonuçta, beş ana iki de yan karakteri olan bir kısa roman veya uzun bir hikâye meydana gelmektedir. Bu eserde son mektubu yazan, kötü evlilik örneklerini gördüğü halde geleceğe iyimser bir tutumla bakan İtimat, yazar Fatma Aliye'nin metindeki sesi gibidir. Kızların ilerde bulacakları kocalarına hoş görünmek için lüzumsuz yere eğitildiklerini düşünen arkadaşına İtimat şöyle der:

"Eğitim, öğretim ne için?.." sözlerinize derim ki insanın kendisi, tam insan olmak, insanlığı anlamak, içinde yaşadığı dünyayı öğrenmek için; yani kendimiz için değil mi? (s. 41)

Fatma Aliye, Udî romanında bu sorulara bir cevap daha vermekte, kadınların eğitiminin önemini iyice vurgulamak için onların erkeksiz kaldıklarında kendilerini geçindirebilmek için de eğitilmeleri gerektiğini belirtmekte ve eğitimin kadınların kendileri için olduğunu bir daha ortaya koymaktadır. Kendisini aldatan kocasından ayrıldıktan sonra ud dersleri vererek kendini ve ailesini geçindiren Bedia'nın hikâyesidir anlatılan.

Şam'da bir zengin evinde bir gece eğlencesinin anlatıldığı sahne ile başlar roman. Evin zengin döşemesi, davetlilerin giydiği kıyafetler, kadınların süs, makyaj ve mücevherlerinin ayrıntılı olarak anlatılması bu sahnede anlatıcının bir kadın olduğunu açıkça hissettirmektedir. Burada meydana gelen bir olaydan sonra romanın ikinci bölümünde geçmişe dönülür ve Bedia'nın çocukluğundan beri yetişme tarzı, müzik ustası olan babasından aldığı eğitim, hem müzik tarihi hem de çeşitli sazlar çalmayı öğrenip bunların arasında udu çok sevmesi anlatılır. Ardından Bedia'nın evlendiğini, kısa bir mutluluk döneminden sonra kocasının geceleri eve gelmemeye başlamasıyla son derece mutsuz bir hayat sürdüğünü görürüz.

Üçüncü bölümde, birinci bölümün sonundaki zamana, Bedia'nın, kocasının metresinin kim olduğunu anladığı gece eğlencesinden sonraki güne geliriz. Bir başka toplantıda bu kadınla tekrar karşılaşan Bedia'ya kadın, parasız kaldığı için fahişelik yaptığını anlatmasıyla iki kadının arasında erkeksiz kalan bir kadının hayatını nasıl kazanabileceği üzerine bir tartışma çıkar. Bedia'ya göre bir kadın namusunu korumalı, gerekirse bohçacılık yapmalı, dikiş dikmeli, çamaşıra gitmelidir. Diğer kadın ise, bunlarla birkaç kişilik ailenin geçinemeyeceğini, sefil olacağını, bir kadının tek sermayesinin satabileceği bedeni olduğunu söyler.

Bedia bu olayların sonunda kocasını terk ederek bir süre ağabeyi ile yaşar; ağabeyi onun geçimini temin eder. Sonra, dördüncü bölümde, gezmek için İstanbul'a gelen Bedia burada çok güzel çaldığı udu kendisine geçim kaynağı yapar. Ağabeyinin vefatı üzerine onun kızı ve kölesini de yanına alarak yerleştiği İstanbul'da ud dersleri vererek üç kişilik ailesini refah içinde geçindirir. Bu sırada romanın anlatıcısıyla da tanışmış olduğu belirtilir ve anlatıcı da arada kendinden söz etmeye başlar. Beşinci bölüm anlatıcının sözleriyle başlar: "Bedia, Refet romanını okuduktan sonra hasıl olan arzu ve heves üzerine kendi hikâyesinin de ben âcizeden yazılması için müracaat etmişti. Başından geçenleri anlatıyordu. Hikâye yazıldıkça, kendisine okuyordum." (s. 117) Bu bölümde, romanın iç hikâyesine, Bedia'nın hikâyesine, bir de çerçeve hikâye kurgulanmış olur. Romanın başkarakteri Bedia ile romanın anlatıcısının -1898'de yazdığı Refet romanından söz ettiğine göre, Fatma Aliye kılığına bürünmüş anlatıcının- ilişkisi bu çerçeve hikâyeyi oluşturur. Biri başından geçenleri anlatmakta, diğeri ise bu hikâyeyi yazarak roman haline getirmektedir. Anlatıcı bu bölümde Bedia ile ilgili anlattıklarında bir noktanın altını çizer: "Erkeksiz olduğu halde fakirâne değil, yüksek bir gelirle yaşamaktaydı," der. (s. 118)

Altıncı ve son bölüm, çerçeve hikâyenin netleşmesidir. Burada artık anlatıcı kendi hayatından bir sahne anlatır ve bir süredir hasta olan Bedia'nın ölüm haberini verir. Romanına böyle bir son yazmayı istemediği halde, Bedia hayatının romanının yazılmasını istediği için bu sonu da yazmak zorunda kaldığını belirtir. Anlatıcı çerçeve hikâyeyi de, romanın yazılma serüvenini de bitirmiştir. 2002 baskısı, Udî'nin sadece bugünkü dile oldukça popüler bir şekilde çevrilmiş halini içeriyor. Çeviri böyle özgürce bir çeviri olsa bile, Arap alfabesinden aktarılan XIX. yüzyıl romanlarının orijinal diliyle, hiçbir değişiklik yapılmadan Latin alfabesine aktarılmış halinin de yayımlanması yerinde olacaktır. Böylece, romanlar sadece değişik çağların değişen dillerine göre yayımlanmış olmayıp, orijinal halleriyle de elimizde olabilecektir.

Gene de bu tür çabalar çok memnun edicidir. Modern Türk edebiyatının ilk altmış yılı Arap harflerinin kullanıldığı döneme rastgeldiği için Fatma Aliye'nin eserleri gibi bazı edebi eserler hâlâ Latin alfabesine çevrilmeyi beklemektedir.

Virgül Dergisi, sayı: 58, Ocak 2003, s. 49-50
idefix'te     ya da HAVALE ile alışveriş yapabilirsiniz.

Lütfen kendinizi tanıtın.
E-Posta
Şifre
 
Şifremi unuttum 

» Üye olmak istiyorum
« Kapat