Sıkılgan, içedönük bir insan olan Ömer'in vapurda görüp de beğendiği kızın, Macide'nin yanındaki kadın teyzesi değil de bir başkası olsaydı, İçimizdeki Şeytan hangi yörüngede gelişecekti?
Osman Cemal Kaygulu'nun Aygır Fatma'sında Mediha ile Hasan, o bayram gezisinde aynı arabaya değil de ayrı arabalara bindirilmiş olsalardı, romanın durumu ne olacaktı?
Bırakalım onları. Daha eskiye uzanalım.İlk Türk romanı olarak bilinen Taaşuk-ı Tal'at ve Fitnat'ta Tal'at, tütüncüden tütün alırken başını kaldırıp da cumbaya bakmasa ve Fitnat'ı görmeseydi ne olurdu?
Samipaşazade Sezayi'nin ünlü Sergüzeşt'inde Celal Bey'in karşısına Dilber gibi güzel bir cariye değil de, çirkin bir cariye çıkmış olsaydı Sergüzeşt nasıl bir renge bürünecekti?
Ya Araba Sevdası'nda Periveş Hanım'ı binmiş olduğu lando ilgileri üzerinde toplanacak ölçüde güzel olmasa ve Muhteşem Bihruz Bey de böyle bir arabayla gezinen kadını merak etseydi, Recaizade Mahmut Ekrem Bey ne yapacaktı?
Nabizade Nazım'ın Zehra'sını düşünelim. Şevkeş efendi, yanında çalışan Suphi'ye kızı Zehra'nın ruhsal durumundan söz etmese ve günün birinde de evine gelen Suphi pencereden dışarı bakarken bahçede duran Zehra'yı görmeseydi ne olacaktı? Diyelim gördü. Suphi'nin annesi Münire Hanım'ın oğlu ile gelini rahat etsin diye satın aldığı cariye (Sırrıcemal) güzel değil de, çirkin olsaydı romanını nasıl bir yörüngeye oturtturacaktı. Nabizade Nazım?
Daha yakına gelelim. Yaşar Kemal'in ünlü İnce Memed I'ini düşünelim. Eğer Abdi, Ağa, Memed'le Hatice'in evlenmelerine elverse ya da onların köyü terk etmelerine sesini çıkarmasaydı, Yaşar Kemal ne yapacaktı?
Diyelim ki Orhan Kemal'in Küçücük'ündeki Erol, Ayten'in sevgisine evet deseydi , küçük dramı çözülmüş mü olacaktı?
Yine Orhan Kemal'in Dünya Evi'ni düşünelim. 24 lira 95 kuruş aylıkla nasıl geçineceğini hesaplayan küçük adam karşı tarafın oğlu olmasa ve fabrika patronlarından başarısız uygulamanın kahramanından yana gözükmesiydi Dünya Evi nasıl bir görünüm kazanacaktı.
Şimdi bu soruların karşıtlarını düşünelim ve birtakım toplumsal gerçeklerin dile getirilmesinde ya da eleştirilmesinde birer araç olarak kullanılan bu romanların kazanacakları görünümleri saptamaya çalışalım.
Eğer Mediha ile Hasan aynı arabaya bindirilmemiş olsalardı, ikisi arasında duygusal bir yakınlaşma oluşamayacak, bu yakınlaşmadan kaynaklanan bir dizi olayın oluşturduğu Aygır Fatma adlı romanı yazamayacaktı Osman Cemal Kaygulu.
Eğer Tal'at başını kaldırıp da Fitnat'ı görmeseydi, görmeden evlenme ile kaç-göç geleneğinin yol açtığı dramları okurlarına gösteremeyecek ve benimsediği aile modelinin olumluluklarını gösteremeyecek sergileme olanağı bulamayacaktı Şemsettin Sami. Dolasıyla da Taaşuk-ı Tal'at ve Fitnat'ı yazamayacaktı.
O zaman Samipaşazade Sezayi, kastlaşmanın nedeni olduğu dramları yansıtamayacak, dolayısıyla da Sergüzeşt'i şu andaki nitelikleri taşıyan bir roman olarak yazamayacaktı.
Eğer lando ilgileri toplayacak ölçüde güzel olmasaydı Muhteşem Bihruz Bey Periveş Hanım'a vurulmayacak; vurulmayınca da Recaizade Mahmut Ekrem Bey alafrangalaşmanın yol açtığı trajikomik durumları sergileyemeyecekti.
Eğer Zehra'da sözü edilen rastlantı olmasaydı Suphi ile Zehra evlenemeyecek; evlenmelerinden sonra Suphi'nin annesi Sırrıcemal gibi güzel bir cariye yerine çirkin bir cariye satın almış olsaydı Suphi karısını ihmal etmeyecek, gül gibi geçinip gideceklerdi. O zaman da Nabizade Nazım , böyle bir yaşantıdan roman çıkarılacağına inanmadığından, Zehra'yı yazamayacaktı.
Abdi Ağa, Hatice ile Memed'in aşkına evet deseydi, Memed Abdi Ağa'ya başkaldırmayacak; belki de onu iyi bir insan olarak görecekti. O zaman da Yaşar Kemal ne halktan yana bir eşkiya tipi çizilebilecek, ne de ağalık kurumunun içyüzü sergileyebilecekti.
Erol, Ayten'in sevgilisine evet demiş olsaydı, yaşam kavgasını birlikte omuzlayacaklar ve Orhan Kemal'in ülküleştiği küçük insan mitini yıkacaklardı. Ortaya ise, Küçücük'ten oldukça farklı bir roman çıkacaktı.
O zaman da Orhan Kemal, küçük adamın aylığının arttırılmasını mantıksal kılamayacak; işinden atılması halinde ise yeni bir iş bulamamasını açıklayamayacak, dolayısıyla da küçük adamın dramını somutlaştıramayacaktı.
Bütün bu sorular ve onların karşıtları, romanımızda rastlantının tuttuğu yeri gözler önüne serer sanırım.
Gerçekten de romanımızın tarihsel evrimi, gözden geçirildiğinde, romancılarımızın romanlarını oluştururken rastlantıdan geniş ölçüde yararlandıkları görülür. Ancak bu yararlanış, içeriğe renk katmak ve romanın gelişimini yükseltmek amacıyla onu bir motif olarak kullanmak biçiminde olmuştur. Yani Türk romanında rastlantı, içeriğin vurgulanmasında kullanılan bir yan olanak değil, içeriği oluşturan ve romanı ayakta tutan temel öğedir. O denli ki, Türk romanlarının büyük bir kesiminden rastlantılarla birbirine ulanmış olaylar çıkartılıp atılsa, geriye roman diye bir şey kalmaz. Bunun nedenlerinin irdelemesine geçmeden önce Türk romanında rastlantının yeri sorununu gündeme getirirken vurgulamayı amaçladığımız durumun ne olduğunu bir kez daha belirtmekte yarar görüyoruz.
Romanımızda rastlantının kullanış biçimini bir sorun olarak gündeme getirirken karşı çıktığımız nokta, mevcut koşullar çerçevesi içinde söz konusu sürecin özünden zorunlu olarak doğmayan yani başka türlü gerçekleşmesi mümkün olan, hatta, meydana gelmesine hiç gerek olmayan bir olayın roman dokusu içerisinde eritilerek kullanılması, değil; romanın bu tür olaylar üzerine oturtulması, onlar aracılığı ile ayakta durabilen bir yapıya yaslandırılmasıdır.yoksa yaşamın kendisinde varolan bir öğenin, yani rastlantının, gerçekliğin belli bir dünya görüşüne yaslanılarak yeniden kurulması demek olan romanda kullanılmasına karşı değiliz. Ancak, bu durumda bile, inandırıcılığın sağlanması için, rastlantının da kendi nedenselliği içerisinde sunulması gerekir Ama romanın, dolayısıyla da yansıtılan gerçekliğin bir rastlantılar toplamı olarak sunulması, hiçbir zaman ve hiçbir biçimde onaylanamaz.
II
Rastlantının nerdeyse romanın omurgasını oluşturmasının bir değil, birçok nedeni vardır. Bu nedenlerin belli başlıları:
i. Toplumun Romana İçerik Verecek Bir Yapıya Sahip Olmaması: Bizde roman, batıda olduğu gibi toplumsal yapıdaki değişmelerin iletilmesiyle ortaya çıkmamıştır. Batılılaşma çabalarının yoğunluk kazandığı Tanzimat sonrası dönemde, pek çok üstyapısal öğe gibi o da, batıcı, aydınlarımız tarafından ithal edilmiştir. Ne ki Osmanlı toplumu batı toplumları ile benzeşen bir yapıya sahip olmadığından , roman ithal eden aydınlarımız, batılı romancıların konu edinip anlattıkları olayları çevrelerinde bulamamışlar; roman yazma konusunda sıkıntıya düşmüşlerdir. Bu durum karşısında ise, yerleşik olana ters düşmeyecek yollarla, romanı ayakta tutacak bir içerik üretmeye yönelmişler. Kaç -göçün, görmeden evlenmenin geçerli olduğu bir toplamda, batılı romancıların romanlarında anlattıkları gibi birliktelikten kaynaklanan insani olgulara rastlayamayınca,bir araya gelememekten kaynaklanan insani olguları anlatmaya giriştiler. Yolda giderken göz göze gelen ve birbirlerine tutulanların bir araya gelme yolundaki umarsız çabaları; akrabalık ilişkileri çerçevesinde beliren duyusal yakınlaşmaların çeşitli nedenlerden ötürü birlikteliğe dönüşemeyişinin yol açtığı bunalımlar... bu dönem romanlarının yaslandırıldığı temel konular olmuştur. Bu nedenle de, romanda anlatılan süreç, rastlantılarla ayakta tutunabilmiştir. Böylelikle de rastlantı, romana gerilim katan bir yan öğe olmaktan çıkıp, içeriği oluşturan temel öğe durumuna gelmiştir. Ahmet Mithat efendi'nin Yeniçeriler'indeki Şahap - Civelek Hüsnü yakınlaşmasıyla, Şemsettin Sami'nin Taaşuk-Tal'at ve Fitnat'ını yasladığını Tal'at yakınlaşmasının başlangıcı bu duruma örnek olarak gösterebilir.
ii. Yazarın yapıtını yaslayacak bir düşünceden yoksun olması: Olaylar arasında bağlantı kuramayan, bu nedenle de romanı sadece görülebilenin saptanması olarak alanlar, rastlantılarla yürüyen bir dizi olayı roman diye sunmak zorunda kalırlar. Sorunu somutlaştırmak için, rastlantılarla bir araya getirilmiş, bir dizi olayın toplamından ibaret olan, Osman Cemal Kaygulu'nun Aygır Fatma adlı romanını ele alalım. Kaygulu bu romanında bize sadece bir sevinin geçtiği ortamın gelenek ve görenekleriyle, o gelenek ve göreneklerin koşullandırdığı inanların şamatalı yaşamlarını anlatır. Oradan oraya sıçrayan projektörüyle bir dizi olayı tarar. Okurun ilgisini bir yerden bir yerden bir yere taşır. Ancak yaptığı, bir tasvirden ibadettir. Anlattığının gerisinde,onu ayakta tutan bir düşünce yoktur. Olmayınca da, olay yaratmak ya da vermeyi amaçladığı ve belli bir düşünceye yaslanan ana olayla uzak- yakın herhangi bir ilintili bulunan yan olayları seçip ayıklama işleminde bulunamıyor. Bunun sonunda da, iç içe ve belli mantık uyarınca birbirini izleyen ya da birbirinden doğan olaylar yaratamıyor. Dolayısıyla da aralarında herhangi bir mantık bağı bulunmayan rastlantılar aracılığıyla romanını yürütmek zorunda kalıyor.
iii. Yazarın belli bir düşünceyi doğrulamak amacında olması: Roman için savı kullananların zıttına, sav için romanı kullananlar. Savları doğrulayabilmek için gerçekliği zorlamak zorundadırlar. Çünkü sav için romanı kullanmak zorunda kalanlar, genellikle nesnel gerçeklikle uyuşmayan düşünceleri doğrulamanın peşindedirler. Bu nedenle de ,
Somut olarak yüz yüze gelinen birtakım, olaylarla savlarını doğrulamayacakları için, gerçekliği zorlayarak rastlantılara başvurmak zorunda kalırlar. Sözgelimi Taaşuk-ı Tal'at Ve Fitnat'ı ele alalım. 17 Ramazan 1289 (18 Kasım 1872) tarihli Basiret gazetesinde, romanın ilk cüz'ünün piyasaya çıktığının haberini veren duyuruda yer alan cümlelere bakıldığında, Şemsettin Sami'nin belli bir düşünceyi doğrulamak amacıyla söz konusu roman yazmış olduğu görülür: “....gaayetle güzel ve eğlenceli olduğu gibi emr-i izdivac ve ahlaka dair pek çok iber ü nesâyihi dahi şamil olmağla....” çıkış noktası belli bir düşünceyi doğrulamak olunca, yazarın yaşamın doğal akışına ters düşen olaylar yaratması (yani rastlantıya başvurması) gerekiyor. Aynı sözleri Sadri Ertem'in Düşkünler'i içn de yineleyebiliriz. Sözkonusu romanı “Tanzimatın ortaya attığı takma, uydurma aristokrasinin otopsi masasından alınmış fotoğraflarını” sunmak için yazdığını belirten Sadri Ertem, görüşleri doğrulamak için zorunlu olarak rastlantıya sarılır.
iv. Odağın belirginleştirilememesi: Rastlantının içeriğin oluşumunu sağlayan temel öğe olmasına yol açan faktörlerden biri de, odağın belirginleşmemesidir. Romancının anlatmayı amaçladığını romanının merkezine yerleştirip yan olaylarla beslenerek öne, ön plana çıkaramamasıdır. Gerçekten de romancı belli bir durumu odaklaştırıp ön plana çıkmasını sağlayacak biçimde yan olayları kullanamaz, aralarında tonsal ayrımlar olacak bir biçimde onları bir araya getiremezse, rastlantı, ister istemez romanın omurgasını dik tutan temek öğe durumuna gelir. Çünkü, olaylar arasında, odağı öne çıkarmak amacıyla, tonca ayrımların bulunmasına dikkat etmek ve onları bütünleştirirken bu sorunu göz önünde bulundurarak davranmak, birbirini özleyişlerinde mantıksal bir sıranın ortaya çıkmasına yol çar. Rastlantının süreci yönlendiren temel öğe durumuna gelme olasılığı da kendiliğinden yok olur. Ama söz konusu dikkat esirgendiğinde, aynı tondaki olayları bir araya getirip derinleşmeyi sağlamak, rastlantılara yaslanmayı zorunlu kılar, böylelikle de rastlantı romanın omurgasını dik tutan temel öğe durumuna gelir.
SONUÇ
Oluşumundaki ters basamak nedeniyle ilk Türk romancılarının ürünlerinde gözlediğimiz kve bir anlamda zorunlu olan kurguyu rastlantıya yaslama eğilimini bir yanak iteleyerek olursak, rastlantının romanımızda tuttuğu yerin olumsuzluğunu tek bir nedenle indirgeyebiliriz: Olgu ve süreçlere bilimsel bir dünya görüşü ile yaklaşamamak...
Gerçekten de olgu ve süreçlere bilimsel bir dünya görüşüne yaslanarak yaklaşan bir sanatçı, anlatmayı amaçladığını odaklaştırmayı başarabileceği gibi, gelişimini de tarihselliği içerisinde sunabilir.
Vermeyi amaçladığını odaklaştırmayı başarır. Çünkü yaslandığı dünya görünüşünün bilimsel nitelikte olması, belirleyen - belirlenen, temel olan... İlişkilerini sağlıklı bir biçimde çözme olanağı sağlar ona. Böylelikle de, olayları, arasındaki tonsal ayrımlara bağlı kalarak sunar ve rastlantının tuzaklarından kendini sakınmış olur.
Vermeyi amaçladığının gelişimini tarihselliği içerisinde yansıtabilir.Çünkü bilimsel bir dünya görüşüne yaslanmak ona, gelişimin yönlendirici yasalarını kavrama olanağını sağlar. Böylelikle de o vermeyi amaçladığını oluşumunu yönlendiren yasalar aracılığı ile tarihselliği içerisinde sunar ve rastlantının tuzaklarından kendini sakınmayı başarır.
Bu açıklamalardan şu sonucu varılır kolaylıkla: Rastlantının olumsuzluklarını aşmanın tek yolu bilimsel bir dünya görüşüne yaslanarak olgu ve süreçlere yaklaşmaktır.
Doğrultu Dergisi, Şubat 1977, Sayı: 8, Sayfa: 30-31-31-33-34-35