22 Kasım 2008 Cumartesi

Üye Girişi





< Geri

Tarihsilicilikle Zihinselcilik Arasında Türk Romanı

Hasan Bülent Kahraman

Derrida, yakın zamanda Türkçe'de de yayımlanan çok önemli bir yapıtta yer alan önemli bir saptama yaparak, edebiyatın sadece edebiyat olmadığını dile getirir:” (...) Edebiyat tarihine, aynı zamanda hukuk tarihi,Avrupa'da hakların tarihine(...)” der. Sonra da şu önemli saptamayı yapar: “Edebi bir özün-sanki dil kendi içinde doğası gereği edebi olabilirmiş gibi-olmadığını biliyoruz. Böyle bir şey yok. Aynı cümle, aynı sayfa, belli bir bağlamda gündelik hayatın ya da gazetelerin diline ait olabilir. Dolayısıyla, bu metnin edebi olup, şu metnin edebi olmadığını söyleyerek gerçek bir analiz biçimi yok. Bu yalnızca metnin burada edebi bir işleme sahip olduğunu, şurada gündelik hayata ilişkin, diyelim gazete ya da hukuk dilinde, bir metin olduğunu söyleyen bir dizi sözleşmeden, bağlamsal değerlendirmeden ibarettir.” (der. Michael Payne, John Schad, Teoriden Sonra Hayat, çev. Ebru Kılıç, Agora Kitaplığı 2004, s. 30-1)

Bu elbette genel bir saptamadır ve bir hayli geç bir tarihte yapılmıştır. Oysa, edebiyat tarihini bir sosyoloji tarihi olarak kaydeden metinler bundan çok daha erken bir tarihte ortaya çıkmış,kendilerini ve iddialarını kanıtlamış, işlemlerini yerine getirmiştir. O kadar ki, daha sonra bu çalışmaların bir bölümü indirgemeci olmakla suçlamış, bir bölümü ağır bir ideolojik/doktriner, hatta dogmatik yaklaşımın eksenin de kaldığı için şiddete eleştirilmiş. Bu itibarla, Derrida'nınki bir anlamda malumu ilam olmakla birlikte iki önemli noktaya işaret ediyor: Bir edebi özün anlayışı ve inceleme dediğimiz şeyin, daha genel bir tanımla “yaklaşımın ,” “sözleşme” olduğu .

Bu açılardan bakınca ve edebiyatı bir ”belge” olarak nitelendiren genel yaklaşımlar anımsanınca sorunun yön değiştirdiği anlatılıyor. Odak artık, edebiyat değil, edebiyatı kuran ve kuşatan bilinçtir. Bu anlamda, edebiyat da, bir bilinç olgusu ve sorunsalıdır.

Ne var ki, bu önerme edebiyatın önemini ikincileştirmez. Tersine onu özgülleştirir. Dünyayı bilme biçimi, algılaşma tarzı, yorumlama ve temellendirme güdüsü her zaman açık ve bilinçli bir edime dayanmaz. İdeolojik tercihleri bir an için bir kenara bırakılacak olursa yapısalcılığın ama özellikle de post- yapısalcılığın öğrettiği en önemli gerçeklerden biri, belirleyici olanın sadece somut olgulardan ibaret olmadığıdır. Belli bir bağlam ve “tez” saptanabildiği taktirde, ortada olmayan, amaca yönelik görünmeyen şey de bir gösteren olabilecektir. Böyle bir “kanıtı” sağlayabilmek, insanı durumlardan, bilinçli ve bilinçaltı tavırlardan, dilin gerek kendi dokusu, doğası ve yapısallığından gerekse kullanış şeklinden kaynaklanan bir biçimde, ancak edebiyatın bünyesinde mümkündür. Bu niteliğinden ötürü, yalnızca Marksist edebiyat kuramı değil, ondan çok sonra XX. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkmış akımlar da edebiyatı, çok farklı işlemlere ve amaçlara sahip olarak değerlendirilmiştir. Hatta, o kadar yakına gelmeye bile gerek yok. Karşılaştırmalı edebiyat, Batı'da, o kütlenin tarihini, toplumsal oluşumunu, temel davranış kiplerini, tepkilerini ayrıntısıyla ve derinlemesine ortaya çıkarmıştır. Bugün Batı'da ve Batı tarzı toplumlarda, farklı disiplinlerde ve kürsülerde ele alınan çok çeşitli sorunlar aslında karşılaştırmalı edebiyat çözümlemeleriyle, zamanında irdelenmişti. Lefebvre bir tarihçiydi ve klasikleşmiş yapıtında ZVII. Yüzyıl Fransa'sında yapıtın özü Rabelais idi.

Türkiye'nin bu konudaki yetersizliğini yeniden sayıp dökmenin anlamı yok. Henüz,”kanon” kavramını -o da el yordamıyla, yalan yanlış-tartışan Türkiye, daha ziyade temel kültürel formasyonundaki büyük eksiklik nedeniyle, edebiyatı bir “kurucu bileşen” olarak ele alamadı.Marksist yönsemelerin 1970'lerde, çoğunlukla Lukacs dayanaklı yaklaşım ve okumalar da bu konuda önemli bir mesafe alındığının kanıtı olmaz; değildir de. Bugün geriye dönüp bakıldığında, başlangıçta, bir yanıyla toplumsal işlev amaçlı ve içerikli, bir yanıyla da Robert P. Finn'in işaret ettiği üzere, kapalı, dar bir çevre için yazılmış, üretilmiş Türk romanı, gösterdikleri itibariyle henüz ”keşfedilmemiş bir kıta” gibi ortada duruyor.

Bunu genel anlamda edebiyat için de söylemek mümkün: Ne var ki, Batı odaklı Türk modernitesinin ağırlık merkezine roman oluşturur. (Bunu, Türk şiiriyle modernizm arasındaki ilişkiyi göstermeyi amaçlayan dört yüz sayfalık bir kitap yazdıktan sonra daha rahat söyleyebiliyorum.) Roman, Türk modernitesinin bilinci ve bilinçaltıdır. Oysa, bu gerçeğe karşın, “kültür tarihi” ya da ”kültür çözümlemesi” olarak okunabilecek tek kitap, Tanpınar'ın 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi'dir. Ne var ki, orada da Tanpınar, bugün için izlenmesi, anlaşılması ve temellendirilmesi zor bir öznelik içindedir ve her şeyi ancak metaforlardan izlememizi istemektedir. Ağır bir metot sorunu vardır işin içinde.

Kuşkusuz hakkı yenmesi gereken başka çalışmalar da vardır. Fakat çoğu yitiktir.Bugün İsmail Habib Sevük'ün yapıtlarına ulaşmak için de kolay değildir ki, bu yapıtlar 1940'ların ürünüdür. Cevdet Kudret, keza; bir klasik olan yapıtı ciltler halinde yeni yeni yayımlanmaya başladı. Ayrıca, fazla içine kapalı bir çalışmadır. Kurdakul ise daha doğru bir yönteme sahip olsa da sistematik değildir, derinleşmekten de bilinçli olarak kaçınır. Son yılların en önemli iki çalışması ise Jale Parla'nınkilerdir. Babalar ve oğullar başlı başına önemli bir yapıttır. Son kitabı Don Kişot ise henüz hazmedilmeyi bekliyor. Öte yandan “Bombacı” bildiğim kadarıyla Türkçe'ye çevrilmedi. Güzin Dino'nun, bütün bu alanın kanımca en temel kitabı ve belki de tek entelektüel çözümlemesi, hala daha ileri, iyisi yazılmamış metni, aynı şekilde “yitik bir kıta” gibi, ortada yok.

Bugün artık bu kabil ”genel” okumalardan çok, son dönemde ortaya çıkmış çalışma alanlarına yayılan derinlemesine çözümlemeler yapılıyor. Onarın daha “epistemolojik” irdelemeler olduğunu söylemek mümkün. Ne var ki, genellikle yurtdışında hazırlanan bu tezler günışığına çıkmıyor, izler çevrenin tartışma gündemine erişmiyor. Bu sağlanabiliyorsa, onlardan da belirtici, ufuk açıcı saptamaların elde edileceğine kuşku yok. Fakat bütün bu “isteksizlik” bir kültür sorunsalı olarak edebiyata karşı ciddi bir soğukluğa işaret ediyor; hem de dünyanın yeniden edebiyata döndüğü bir sırada. Gene de, üniversitelerin bünyesinde yer alan Kültürel Çalışmalar bölümlerinin bundan böyle Türk edebiyatına dönük önemli bir sıçrama yapacağı konusundaki umudunu da kaybetmeliyim.

Bütün bunları,”kaybolmuş” neredeyse hiç basılmamış gibi duran birinci baskıdan elimizde tuttuğumuz Robert P. Finn'in Türk Romanı: İlk dönem 1872-1900 başlıklı kitabının önemini vurgulamak için belirttim. Tomris Uyar'ın temiz Türkçe'siyle önümüze gelen kitap, bana kalırsa, daha sonra ortaya çıkmış olan yapıtların neredeyse taşmamına kaynaklık edecek kapasitede. Doğrudan doğruya Finn'in kitabındaki savlar üstüne bina edildiğini öne süremeyeceğim bir çok yapıt, sanırım, 1976-78 yılları arasında olgunlaştırılan, Princeton Üniversitesi'ne yazılmış bu doktora tezinde ortaya koyulan önergelerle içli dışlıdır. Daha sonra yazılmış farklı kaynaklarda okuyarak benimsediğimiz bir çok önergenin daha erken bir tarihte ve kabul edelim ki, önünde benzeri bir birikim olmaksızın yazılmış Finn'in kitabında bulunduğunu görmek şaşırtıcı. Hele bunların birinci el kaynaklardan taranarak üretilmiş sentezler olduğunu saptamak daha da ilginç.Bu yanıyla Türk Romanı bugün de düşey eksende sürdürülecek daha ileri araştırma ve irdelemeler için çok zengin bir önermeler birikimi.

Bu saptamayı, yaptıktan sonra kitabın temel yapısı üzerine birkaç şey söylemek istiyorum. Sonra da Finn'in yöntemiyle ilgili bir küçük noktaya değineceğim.

Sekiz bölüme ayrılsa da Türk Romanı esasen iki bölümden oluşuyor.Birinci bölüm Şemsettin Sami'den Nabizade Nazım'a kadar uzanan dönemi kapsıyor. Şunu belirtelim ki, yapıtta, 1872-1900 arasında yayımlanmış olan “aşağı yukarı” otuz beş romanın on sekizine deyiniliyor,on üçü de irdeleniyor. Dolayısıyla Halit Ziya'ya gelinceye kadarki dönem enine boyuna taranıyor. Ayrıca bu irdelemede, tarımsal, (descriptive) bir yaklaşım değil söz konusu olan. Yazarın da vurguladığı gibi, amaç, “Türk toplumunun ilk Türk romanlarına nasıl yanksıdığını incelemek” olduğundan, kültürel bir yaklaşım öne çıkıyor, metne çözümlemesi bir yöntem egemen. Bunun sonucunda, kitabın belli de en ilginç yanı kendini gösteriyor. Buna kitabın salınımsal ikili aksları diyebiliriz.1. Öne arkaya salınım: Düne bakarken bugünkü (1970'lerin) Türk romanına da eğilmek. 2. Perspektivik iç-dış salınım:Türk romanı, bir anlamda kaynağı olan Batı romanı, kültür, tarih ve bilinciyle ele alırken, kökeni olan Doğu epistemoloji, kültürü ve yontemi bağlamında okumak. Bu iki eksen belki sadece Tanpınar'ın ele alışı Finn kadar sistematik ve “soğukkanlı” değildir. Ayrıca Tanpınar, ciddi bir kaynak sıkıntısı çeker.

Buradan hareketle, ben, ağırlıklı olarak kitabın ilk bölümünde, fakat kitabın tamamına da yayılmış bir şekilde. Türk romanını belirleyen şu temel öğelere değinildiğini saptıyorum. Kuşkusuz yapıtın tamamı bundan fazladır. Fakat, bu temel saptamalar bize, edebiyatın dayandığı dilin sağladığı süreklilik içinde hem daha sonrası dönem romanlarında hem de, daha önemlisi, toplumsal bilinç altında ve kültürde devam davranış kalıplarının ve düşünme biçimlerinin neler olduğunu, bunların kaynaklarını vermektedir. İlginç olan. Finn'in bu saptamaları yaparken, bugün de üzerinde çok durulan genel ve temel olguyu (Batılaşmanın sistematik bir hegemonyaya dönüşmesi, bunun yarattığı sarsıntılar v.b tarihsellikler) hızla geçmesidir. Fakat, yanlış bir yargıda bulunmamak gerekir. Çünkü, yapıt, Batılaşma sürecini tekil ve dışsal bir olgu olarak kabullenmekten kaçınır ve onu bu öğelerle tümleşmiş, onların içinden görülen toplumsal açılımlarıyla birlikte ele alır.

Buna göre, ilk dönemde yazılmış Türk romanı:
  1. Bize, çöküntünün (toplumsaldan biriyle açılan) patolojik tanımlarını vermektedir. Dolayısıyla ilk dönem Türk romanı marazı bir temel üstüne oturmuştur ve buradan bir toplumsal/yazınsal damarı beslemektedir.
  2. Romanlarda ciddi bir tutkusallık, öldürme isteği, öç alma saplantısı mevcuttur. Bu, bir önceki koşulun bir uzantısı olarak görülebilir, ama bir olgudur.
  3. Bu saplantısal patolojik yaklaşımın asıl nedeni, Batılılaşmayla birlikte ortaya çıkan yeni insan, daha önemlisi, “genç” tipinin duygusal gelişimi eksik insanlardan oluşmasıdır. Bu, bugün de üstünde durulması gereken bir olgudur.
  4. Bu olgunun, o günkü dönemde en önemli belirleyicisi, daha sonra Jale Parla'nın bir kitap ölçeğinde ele alacağı, babasızlık faktörüdür. Finn, bunu erken bir tarihte saptamakla, embriyon halindeki belirlemeleri somutlaştırmaktadır.
  5. Bu romanda Batı mitolojisinden türemiş kimi izlekler ve imalar, anıştırmalar vardır. Bunlar sui generis bir yorum eşiği oluşturmaktadır. Örneğin, Sergüzeşt'te. Dido ile Aienias'ın Oidipal bir torumu söz konusu olabilir. Bu, yani Batı mitolojisinin Doğu/Osmanlı toplumsal-zihinsel sistemi içinde aldığı biçim (ki, bunun bir ayna imgesi olduğu kanısındayım) üzerinde henüz hiç durulmamış, başlı başına bir öğedir.
  6. Anneyle ilişki, çok önemli bir sorunsaldır. Anne, bu romanlarda, sevgiliyle beraber, çok ilginç, yerine göre çekinik yerine göre baskın bir kimlik olarak belirtir. Son derece karmaşık bu figürün iyice ve elbette farklı yöntem bilimlerle kuşatılarak ele alınması zorunludur.
  7. Kadın-erkek ilişkilerinde de itici güç tutkudur. Fakat, ilişkilerin amacı egemenlik kurma ve sahip olmadır. Bu, bir ölçüde ekonomik koşullardan, kadının toplum içinde kısıtlanmasından kaynaklanır. Fakat, bunlara bağlı olsa da, yarattığı toplumsal davranış kalıbı kuşkusuz bugün de çözümlenmeyi bekliyor.
  8. İnsanın toplumsal bir varlık olduğu görüşü hiç benimsenmez. Bu, belki yukarıda değindiğimiz öğeleri açıklar, ama kanımca daha çok, Batı'yı benimsemeye başlasa da, ilk dönem Türk romanının henüz Doğu metafiziğinden çıkamayışının en önemli göstergelerinden biridir.
  9. Romanlara egemen olan, gene Doğu metafiziğine ve epistemolojisine bağlanabilecek tam bir zaman dışılık söz konusudur. Toplumsal bilinç, davranış eksikliği ve diğer kısıtlamalar buradan mı kaynaklanmaktadır, yoksa diğer kısıtlamaları bu olgu mu türetmektedir sorusu ortadadır.
  10. Doğu metafiziği, ilk dönem Türk romanının en ileri durağı olan Halit Ziya'da bile kendini göstermektedir. Finn'in büyük bir başarıyla sergilediği üzere. Mai ve Siyah, esasen, İslami değerlerin Batılı bir gözle yeniden kurgulanmasıdır. Bu, yeni teknolojilerin işin içine girip, peyzajı, yani dış dünyayı ve nesneler düzlemini, onların kavranışını ve anlatımını sürekli olarak değiştirmesine rağmen kendisini, varlığını korumuş bir gerçektir.
Bütün bunlar, kitabın iki bölümüne yayılmış öğeler. Fakat daha yoğun olarak ikinci bölümde işaret ediyorlar. Kitabın ikinci bölümü Halit, ZiyaUşaklıgil'in bu bağlama nasıl oturduğunu veya oturmadığını irdelemekte. Finn, Halit Ziya ekseninde. Türk modernizminin toplumsal dönüşümüne ait tam bir bilinç ve davranış haritasını, bütün göndermeleriyle birlikte çıkıyor. Zaten, kitabın en önemli yayınlarından biri, başlangıçta saptanmış olan metodik önermelerin büyük bir dikkatle ve özenle teker teker kanıtlanması, gösterilmesi ve tümlenmesidir. Bugün yapılması gerekense bu öğelerin kapsayıcı çözümlemeleridir. Ayrıca, Finn'in bunları yaparken, Türk romanıyla Fransız edebiyatı arasındaki bağları işaret edişi,özel bir ayrıntı ve dikkat inceliğine dayanmaktadır.

Şimdi yöntemle ilişkili birkaç şey söyleyeyim. Bugün yaklaşık, otuz yıl önce yazılmış bir kitabı söz konusunu ediyoruz. Günümüz anlayışının farklı olduğunu, Finn'in kusursuz bir biçimde kullandığı yatay açılımlara karşın, düşey açılıklara yönelindiğini biliyoruz. Bu, kitaptaki bir yöntem sorunu olarak görülebilirse de, meseleyi böyle koymanın hiç bir anlamı olmaz. Zamanın geçirdiği bir birikimden söz ediyoruz. Aksi taktirde anakronik oluruz. Şimdi elimizde farklı bir literatür ve anlayış var. Fakat onun da bir dayanağının, bir temelinin olması gerekir. Bu Türk edebiyatının gerek yazınsal gerekse eleştirel düzeyde yaşadığı önemli bir kısıtlamanın söz konusu edilmesini gerektiriyor ki, o da tarihsicilikle zihinsellik arasında aşılmaz sanılan uçurumdur.

Türk edebiyatı farkında olmadan, eleştirel düzeyde daima tarihsici bir yaklaşımı benimsemiştir. Bu, onun her şeye rağmen sosyolojist bir temele yaslanmasından kaynaklanıyor. Oysa, özellikle Amerika'da 1980'lerde ortaya çıkan Yeni Tarihsici yaklaşım bunun tam tersi bir anlayıştan hareket ediyordu. O modelin arkasında post yapısalcı yöntembilim ve onun kavrayıcı sistemi vardı. Bu açıda bakınca edebiyat, başa dönerek. Derrida'nın saptamasıyla söylemek gerekirse- bir sözleşme niteliği ile ele anılabiliyor, edebiyatın özcülükten (essentialism) uzaklaşarak öznesel bir mantıklı kavranması mümkün hale geliyordu. Kuşkusuz. Yeni Tarihsicilik de yoğun eleştirilere maruz kaldı. Fakat, edebiyatın zihinselliği içererek bir bağlam olarak ele alınması bu açılımla birlikte ve ondan sonradır. Türkiye'deki edebiyat tarihinin öncülüğünü aşan böyle bir yaklaşıma ihtiyacı var.

Finn'in yapıtı, böyle bir temel, kaynak, dayanak arayışının ve gereksinmenin çok önemli bir metni olma niteliğini taşıyor. Bu konudaki ısrarın nedeni şu: Başlangıç dönemi kurucu bir bilinç hazırladı. Bu bilinç metamorfozlara ve transformasyonlara rağmen bugüne de sürüyor. İlginç olan, onu hazırlayan bu geçmişi irdelemek. Sadece roman olarak da değil. Örneğin, Türk sinemasının başlıca meselesi olmuş melodramın tarihsel/zihinsel kökenleri Finn tarafından deşiliyor. Ancak bu(nlar) anlaşıldıktan sonra , bir başka alanın beklentileri yanıtlanabilir.

Başa dönecek olursak, Finn, “yazınsal öz”ün hem kendisi hem de yazın dışı olma koşulları gösteriyor. Eğer bu. Derrida'nın “sözleşme” dediği “hukuk”un bir sonucuysa önemli olan o sözleşmenin öznesi ve nesnesidir. Edebiyat bunu bağrında saklar, ama kolaylıkla göstermez. Tarihsicilik belki bu anlamda bir kaynaktır. Ama daha önemlisi, bu tür kitapların mevcudiyetidir. Tarihsiciliğe karşı, fakat onu da içerebilecek kültürcü bir anlayış bu bağlamda en uygun yöntemdir. Derrida'nın saptamasının önemi, kanımca, edebiyatın salt bir tarih olmadığını işaret etmesindedir. Finn'in kitabı post-yapısalcı bir yöntemi daha erken bir tarihte a priori yakalamış olmasıyla da bu çerçeveye oturan bir önem taşıyor. Bu da Türk edebiyatının gerek yazınsal gerekse eleştirel düzeyde bir türlü algılayamadığı tarihsicilik/zihinsellik bağlamanın yeniden kuşatılması için güçlü bir im ve olanaktır.

Virgül Dergisi, Eylül 2004, Sayı: 73, Sayfa: 8-9-10
idefix'te     ya da HAVALE ile alışveriş yapabilirsiniz.

Lütfen kendinizi tanıtın.
E-Posta
Şifre
 
Şifremi unuttum 

» Üye olmak istiyorum
« Kapat