22 Kasım 2008 Cumartesi

Üye Girişi





< Geri

Fethi Naci ile söyleşi: "Eleştiri sağlık için zorunlu!"
Öner Ciravoğlu


Kırk yılı aşkın bir süredir eleştirmenlik ve yayıncılık yapan Fethi Naci, bu yıl on yedincisi düzenlenen Kitap Fuarı'nın da onur konuğu olacak. Eleştiri yazmanın "en azından sağlığı için" zorunlu olduğunu söyleyen Naci, genç eleştirmenlerin azlığına da işaret ediyor. Öner Ciravoğlu, Fethi Naci ile eleştirmenliği ve yayıncılığı üzerine konuştu.

  • 1960'ların ortasında, o coşkulu ortamda kurdunuz Gerçek Yayınevi'ni. Elbette o günlerde cep harçlıklarıyla kurulan yayınevlerini anımsamamak elde değil: Evren Yayınları, Oluş Yayınları, İzlem, Gözlem, Ararat, Habora, De, Uğrak, Sosyal, Gün Yayınları... Adını koyarken, bir zamanlar Türkiye Sosyalist Partisi'nin aynı adlı yayın organını mı düşündünüz, yoksa ikinci kitabınız Gerçek Saygısı'ndan mı esinlendiniz? Sizi o günlere götürmek istesem bir süre...

  • Doğrusu, başka bir iş yapamayacağım için yayıncılığı seçtim. Emayetaş fabrikasında beş yıl çalıştıktan sonra işten çıkarıldım. Personel işlerine bakıyor ve murahhas azanın yardımcılığını yapıyordum. Bir yandan da önce Vatan gazetesinde, sonra Türkiye İşçi Partisi'nin organı Sosyal Adalet'te, Yön'de, Akşam gazetesinde ekonomik, sosyal, siyasal sorunlar üzerine yazılar yazıyordum. Edebiyat yazılarına boş vermiştim. 1964'te Toplu Sözleşme ve Grev uygulamaları başlamıştı. Türkiye Maden-İş Sendikası temsilcileri ile Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası yöneticileri Toplu Sözleşme'nin koşullarını tartışıyorlardı. Sendikacıların çoğu dostumdu; gündüz Toplu Sözleşme "müzakere"lerinde karşılaştığımız arkadaşlarla, akşamları, Türkiye İşçi Partisi'nin Program çalışmaları için gittiğim parti genel merkezinde karşılaşıyorduk. Sonunda işverenler "yazar Fethi Naci" ile "Naci Kalpakçıoğlu"nun aynı kişi olduğunu öğrendiler, Emayetaş yönetimine baskı yaparak beni işten attırdılar. Bu, ikinci işten atılmamdı: 1951'de İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği kurucuları ve yöneticileriyle birlikte tutuklanınca, dört yıl boyunca burs vererek bana yüksek öğrenim olanağı sağlayan Sümerbank, "mecburi hizmet" borcuma aldırmamış, beni işten çıkarmıştı. Bir daha işten atılmamak için tek yol vardı: Kendi işimi kurmak. Yayıncılıktan başka iş düşünemiyordum. (Tuhaftır, 1951'de tutuklananlar, ekmek parası için genellikle muhasebecilik yapıyorlardı; oysa 1960'lardan sonra işsiz kalan her "solcu", yayıncılığı denemeye başladı...) Elimde hazır bir kitabım vardı, işe onunla başladım: Az Gelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm. O kitap iyi sattı; böylece yayıncılığı sürdürdüm. Yayınevinin adına gelince... Evet, Gerçek Saygısı'nın "gerçek"inden esinlendim.

  • Eleştirmen ve yayıncı olarak neredeyse elli yıllık bir deneyiminiz var. Şöyle sormak istiyorum: Modern Türk edebiyatının dünya platformlarına daha fazla açılabilmesinin engeli sadece "dil" midir?

  • "Dil", tek engel değil, ama en büyük engel. Türkçeden yabancı dillere yapılan çevirileri gene Türkler yapıyor, çünkü Türkçeden yabancı dillere çeviri yapacak yabancılar ya yok, ya da yok denecek kadar az. Bir Münevver Andaç'ın ölmesi bile Fransızcaya çevrilecek eser sayısını etkileyebilir. Bu satırları, romanımızı düşünerek yazıyorum. Oysa Türk edebiyatının en güçlü yanı, şiirdir. Şiir çevirisi, en güç çeviri; dolayısıyla yabancılarla boy ölçüşebileceğimiz alanda yapılması gerekenleri yapamıyoruz.

    Eğer eleştirmenlik işi bir bayrak yarışıysa, Ataç'ın ardından "eleştiri bayrağı"nı siz devraldınız. Gelecek kuşakların modern edebiyatımızı doğru kavramalarını gerçekleştirmek için uğraş verdiniz. İlk denemelerinizden bu yana çizginizdeki tutarlılık ve "kalem onuru"nu korumak sizi sorumlu bir çağdaş yapıyor. Bu konularda neler diyeceksiniz?

  • Ataç'ın ardından "eleştiri bayrağı"nı devralan bir ben değilim: Memet Fuat var, Asım Bezirci var, Mehmet H. Doğan var, Tahsin Yücel var, Ahmet Oktay var, Konur Ertop var, Füsun Akatlı var, başkaları var... Ama beni kaygılandıran şu: En genç eleştirmenimiz Semih Gümüş artık 42 yaşında ve Semih'ten sonra eleştiriyi uğraş edinen genç yazar yok. Gerçi Nurdan Gürbilek gibi, Süha Oğuzertem gibi yazdıkları her inceleme keyifle okunan yazarlar var, ama bunların eleştiriyi "uğraş edindikleri" söylenemez.

    Bana gelince... Artık yorulmaya başladığımı hissediyorum. Halit Ziya Uşaklıgil'in, Tanpınar'ın romancılığı üzerine kitaplar yazmak istiyordum, ama üzerinde birkaç yıl çalıştığım Reşat Nuri'nin Romancılığı'nın bana yaşattığı düş kırıklığından sonra iki kitaptan vazgeçtim.

    Haftada bir de olsa günlük gazetelerde yazmak, gönlümce eleştiriler yazmama engel oluyor. Üzerinde uzun boylu durulması gereken romanlar için kısa değinmelerle yetinmek üzüyor beni. "Eleştiri çizgimdeki tutarlılık", belki de eleştiri anlayışımı geliştirmeye çalışmamla açıklanabilir. 1956'da yayımlanan ilk kitabımdan bu yana o kadar çok şey değişti ki... "Sorumlu bir çağdaş" sözünüzü sevdim, sağ olun. Öyle olmak isterim.

  • Eleştirmenliği ve yayıncılığı birlikte sürdürmek oldukça sorumluluk ve özveri ister. Sizi bu zor görevlerde neler bekliyordu? Yolunuza çıkanlar olmadı mı?

  • 12 Mart'a ve 12 Eylül'e rağmen Gerçek Yayınevi nasıl oldu da batmadı, hep şaşarım buna! 100 Soruda dizisinde kitapları yayımlanan bazı öğretim üyeleri o kitapları öğrencilerine tavsiye edemez hale gelmişlerdi... Ayakta kalmanın tek nedeni var: Nerdeyse masrafsız bir yayınevi oluşumuz! Kira dışında masrafımız yok denebilir. Koli yapmaktan fatura kesmeye, düzeltiden muhasebe işlerine kadar her işi ben yapıyorum. (Bir gün Prof. Sadun Aren, yayınevindeki çalışmamı görünce, "Yıl sonunda maliyeye bildirdiğin gerçekte 'kâr' değil, senin 'ücret'in!" demişti.) Yayınevinin batmayışının ikinci nedeni de 100 Soruda dizisi oldu. Giresun'da bir söz vardır: "Köpek olalı bir av tuttu!" derler; o dizi, böyle bir "av" oldu. Yoksa bu koşullarda yayıncılığı sürdürmem olanaksızdı.

    Yayınevinin işleri tatsızlaşınca "para" düşünmekten "eleştiri" yazmaya vakit bulamıyorum. Eleştirilerimden hoşlanmayanlar, beni eleştiri yazmaktan bezdirmek için ellerinden geleni yaptılar ama başaramadılar. Eleştiriyi sürdüreceğim: En azından sağlığım için zorunlu!

    Virgül Dergisi, sayı: 13, Kasım 1998, s. 2-3
    idefix'te     ya da HAVALE ile alışveriş yapabilirsiniz.

    Lütfen kendinizi tanıtın.
    E-Posta
    Şifre
     
    Şifremi unuttum 

    » Üye olmak istiyorum
    « Kapat