Fakir Baykurt'un ölümünden sonra, Türkiye'de ‘Köy Romancılığı'nın ortaya çıkardığı siyasî ve entelektüel problemlerin bir kez daha tartışmaya açılmasından sayısız yararlar var. Zira, ‘Köy Romanı' şimdilerde yazılmıyor olsa bile 1970'li yılların başına kadar, romancılığımızın tarihinde ağırlıklı bir konumda bulunuyordu. Yaşar Kemal'in, Kemal Tahir'in, Fakir Bayburt'un, Orhan Kemal'in, Talip Apaydın'ın, kısaca Türk romancılığının 1960'larda önde gelen adlarından hepsinin köy romanı yazmaya öncelik verdiklerini biliyoruz o yıllarda...
Türk romanının ciddi bir sosyolojisi yapılmadığı için, 1970'lere gelinceye kadar, Türk romanının neden köyü ve köylüyü problematize etmeye öncelik verdiğini söyleyebilmemiz mümkün görünmüyor. Elbette, kaba sosyolojik bir bakışla, 1930'larda başlayarak cumhuriyetin resmi ideolojisinin modernleşmeyi köy ve köylülüğe taşıtmaya karar vermiş görünen tavrının, roman alanında da köye ve köylülüğe ağırlık verilmesini belirlediği söylenebilir. Söylenmiştir de! Cumhuriyetin resmi ideolojisinin modernleşmeyi köylülük üzerine inşa etmekten öte bir anlama gelmesi söz konusu olmayan bu tavrı, elbette, Köy Enstitüleri'nin kurulması, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve genelde, ‘Köylü, Efendimizdir!” sloganı ile konsolide edilmişti. Modernleşmenin köylülüğün tasfiyesi ile mümkün olacağının hiç mi hiç düşünülmemiş olduğu, bugün artık rahatlıkla söylenebilir. Şehir ve şehirlilik üzerine inşa edilmesi gereken modernleşme projesinin köylülüğü tasfiye etmek şöyle dursun, bizzat köylülük üzerine kurulmak istenmesi, garabetlerin, hiç şüphe yok, en büyüğüdür!
Gelgelelim, cumhuriyet modernleşmesinin köylülük üzerine inşa edilmesinin tarihi ile cumhuriyet romancılığımızın tarihi arasında hiçbir, ama hiçbir bağlantı yoktur. Böyle bir bağıntının olduğunu öne sürmek de, düpedüz ‘kaba' bir sosyoloji yapmak olur ve dikkat edilsin, bunun, bu bağlantının, bugün bazılarının zannettikleri gibi, Marksizmle de ilgisi bulunmamaktadır.
Nasıl olsun ki, ‘Köy Romancıları', cumhuriyetin köylülük üzerine inşa etmeyi öngördüğü modernleşme projesinin ideolojik taşıyıcıları olmamışlardır hiçbir zaman! Tam tersine, ‘Köy Romancıları', resmi ideolojinin ‘orda bir köy var uzakta' konsepti ile, ‘gidilmese de, görülmese de' ‘Bizim Köy'ümüz olarak allayıp pullayıp takdim ettikleri Anadolu kırsalını acı yoksulluğu, vahim sefaleti ve yürek karartıcı geri bıraktırılmışlığı ile açıkça ortaya koymuşlardır. Bu yüzden de Hasan Bülent Kahraman dostumuzun ‘Köy Romancıları ve yandaşları bu romanların ideolojik perspektifini ve onu oluşturan solculuk anlayışını ilericilik olarak sunuyordu ve sait köylücülük olarak tanımlanan solculuğun sınırlarını cumhuriyet ideoloji çiziyordu' tesbiti tamamiyle yanlıştır. Tabiatıyla bu yanlışlık Hasan Bülent Kahraman'dan değil, onun bu konuda kılavuzluğuna başvurduğu Atilla İlhan'dan gelmektedir; Kahraman, İlhan'ın dediklerini tekrarlıyor; o kadar!
Şimdi, insaf ile düşünülsün; Mahmut Makal'ın ‘Bizim Köy'ü ile, ‘Gitmesek de görmesek de, o köy bizim köyümüzdür' şiirindeki ‘Bizim Köy' arasında bir zihniyet örtüşmesi, bir ideolojik benzerlik söz konusu olabilir mi? Asla! Resmi ideoloji'nin ‘Bizim Köy'ü ütopik, Makal'ın ‘Bizim Köy'ü, gerçekçidir; resmi ideolojinin ‘Bizim Köy'ü tasvibkar ve iyimser, Makal'ın ‘Bizim Köy'ü ise, olumsuzlayıcı ve kötümserdir.
Dahası var: 1960'lı yıllara gelinceye kadar Türkiye'de, şehirlerle köyler arasında temellendirici veya radikal hiçbir fark yoktur. Marx'ın Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri'nde belirttiği gibi, Asya'nın tarihi, bir bakıma kasaba ile kır'ın ‘farklılaşmamış birliği'dir. Büyük şehir, Marx'a göre ‘ve elbette Asya'da), Sultan'ın alanıdır ve ‘gerçek iktisadî bünyeye yansımamış'tır. Marx için modern tarih ‘kırsalın şehirleşmesi'dir; modernlik öncesi tarih ise; şehrin köyleşmesi!... Bırakınız 1960'ları, bugün bile ‘kırsalın şehirleşmesi'nden değil, ‘şehrin köyleşmesi'nden söz ediliyor olması, ‘köy romanı' / ‘şehir romanı' ayrımının Türkiye'nin sosyolojisi bağlamında geçerli bir ayrım olup olmadığı konusunda kuşku uyandırıyor; en azından, bende...
Doğrudur: 1950'lerde ve 1960'larda kırla şehir arasında bir ‘farklılaşma' söz konusu değildir. Nitekim Kemal Tahir, ‘Beş Romancı Köy Romanı Üzerinde Tartışıyor'da, 1960 yılında, teorinin mantığına tastamam uygun düşen (ve Atilla İlhan'ınki gibi ‘kaba' bir Marksizm olmayan) bir yaklaşımla, şunları söylemekteydi: ‘Bir kere, köylü ile şehirlinin bizim memlekette öyle büyük bir ayrıntısı (‘ayrımı' olacak H.Y.) yok. Türkiye'de büyükşehir çok azdır ve bunun en büyüğü de İstanbul şehridir. (...) Köylümüz bence, bizim memleketimizde, ayrıca, şehirliden dışarıda, şehirliden büyük duvarlarla ayrılmış bir unsur değildir.'
‘Kasaba ile Köy'ün farklılaşmamış birliği'ne dayanan bir toplum yapısının romanını yazdılar köy romancıları; bu yüzden de şabloncu ve ‘kaba' bir marksizmle değil, Türkiye'nin somut sosyolojik gerçekliğine ters düşmeyen bir teorik perspektiften ele alınmayı daha çok hak ediyorlar bana göre...