Türkiye nüfusunun yüzde ellisinin artık kentlerde yaşadığı bira dönemde bile, zaman zaman “köy romanı mı?”, “kent romanı mı?” tartışmalarının yapılması bana havanda su dövmek gibi geliyor. Çünkü toplum bir bütündür ve eğer köy'den söz ediliyorsa ancak kent var olduğu içindir. Nitekim, toplum bilimcilerin sık sık köyün kente olan bağımlılığını dile getirmesi, örneğin modern kır sosyolojisinin kurucularından ABD'li Foster ve Redfield'in günümüzde klasikleşmiş “Grand Tradition - Little Tradition”, yani Gelenek - Küçük Gelenek kuramları, yeni bir şey değildir.
Oysa, ülkemizde nedense bazı romancılar “Ben köyden çıktım, en iyi köyü bilir ve onu yazarım” tutkusuna düşerek köy gerçeğini bir yerde tekellerine almak istemişler ve kentsel yaşamı ve sorunlarını romanlaştırmayı “başkalarına” bırakmışlardır. Şimdilerde bir de “gurbetçi roman” modası başlıyor.* Ancak, köyden çıkan romancı ne artık o eski köylü, ne de yıllar önce geride bıraktığı köyü o eski köydür. İsterseniz, “köyüne” yıllar sonra yeniden dönen Mahmut Makal'ın yazdıklarına bir göz atın. Her şey o kadar hızla değişmekte ki. Şu bildiğimiz doğma büyüme kentliler bile, söz gelimi günde 800 kişinin iş bulmak ve yerleşmek umuduyla göç ettiği İstanbul'da artık azınlıktalar. Peki, ya kentte doğup büyüyen “ikinci kuşak” gecekonduculara ne demeli?
Kısacası, köyle kent arasında bir kopukluk değil, tersine sürekli ve hareketli bir ilişki vardır. Toplumsal çevre - birey ilişkileri elbette çok önemlidir. Ama bireyin evreni anlatılmaya çalışırken onu içinden çıktığı ilk toplumsal ortamla sınırlamak bizi yanılgıya götürebilir. Şüphesiz, köylünün kentli olması bir solukta başarılan bir şey değildir. Hele kent, kedine koşup gelenleri “kentli” yapmayı, onu yeni ortamıyla bütünleştirmeyi bizde olduğu gibi yeterince başaramıyorsa... (Çetin Atlan bu kültür darboğazını ne güzel dile getiriyor)
Romancı neyi yazacak? Elbette insanı, sorunları, mutlulukları, üzüntüleri, özlem ve beklentileriyle insanı yazacak. Hem de yazarken, bir roman yazdığını ve romanın her şeyden önce bir “sanat ürünü” olduğunun bilincinde. Çizdiği kahramanların kentli veya köylü olması o kadar önemli değil; yeter ki, nerede yaşadıkları, kim oldukları, ne iş yaptıkları, neler düşündükleri, nasıl davrandıkları tutarlı bir biçimde verilsin.
Bir köylü kızı düşünelim, adı Ayşe olsun, evinin az ötesindeki derede çamaşır yıkıyor. Babasının, ağabeyinin kirlilerini... Ama bunları yıkamakla iş bitmiyor ki. Çünkü “çamaşır olayı” köylü için her şeyden önce toplumsal bir olay. Dedikodu orada yapılır; delikanlılar sevdiklerine orada uzaktan işmar ederler. Kısacası, bir aile üyesinin temizlik görevini aşan durumuyla karşı karşıyayızdır. Hayal gücümüzü işleterek, söz konusu kızı sevdiğinle, Ali'siyle evlendirelim. Bir süre sonra bu yeni aile kente göç edecek ve Ali'nin bir apartmanda kapıcılık bulmasıyla yeni bir dönem başlayacaktır .Nerde eski köy çamaşırhanesi? Diyelim ki, taze gelinimiz, eski çiftçi, şimdi yeni ücretli kocasının kazandığı paraya ek olarak, bir eve gündelikçi girsin ve bu arada başkalarının çamaşırını da “leğende” yıkasın. Çamaşır olayı artık yeni bir boyut kazanmıştır. Kurgumuzu sürdürelim. Bu kez de Ayşe arkasında Devlet güvencesi olan bir işe girmek istesin ve bu amaçla kent hastanesinde boş bulunan “çamaşırhane hizmetlisi” görevini üstlensin. Üstelik, bu kez Ayşe yalnız değildir. Yanında kendisiyle aynı görevi yapan bir sürü kadın daha vardır. Yıllar böyle geçer. Ayşe'nin kocasının da durumu iyice düzelmiştir. Çocukları olmuş, okula bile gitmektedir. Çamaşırları elde yıkamak yerine, acaba hem zamandan tasarruf etmek, hem de eski köylülere ve özellikle bitişik apartmanda kapıcılık yapan Hasan'ın karısı Fadime'ye nispet, bir çamaşır makinesi taksitle alınamaz mı? Bal gibi alınır. Hele o dönemde enflasyon oranının bugünkü gibi yüksek olmadığını bir düşünürsek. Çamaşırcı Ayşe'nin artık hastanedeki çamaşır makinesi başında çalışırken, evdeki “makinesinin” taksitlerini de ödediğini bildiğinden hiç şüphe yoktur. Ayşe'nin çifte çamaşır yıkama olayı, onun “tüketim toplumu”na kenarından köşesinden uzanmaya başlamasını yansıtamaz mı? Derken bir gün Ayşe'nin kocası Ali'nin Almanya sırası gelir. O günlerde vize filan yok; ucuz Türk işçisi peynir ekmek gibi gidiyor. Ve ver elini Almanya. Karı-koca yeni bir evrende yeni bir yaşama başlıyorlar. Çocukları da. Ali Münih'te çöpçüdür artık. Bir kaç yıl sonra evinde çamaşır makinesi bulunan Ayşe ise bir işe girmek ister. Münih'teki büyük bir çamaşır yıkama fabrikasında onu işe alırlar. Münih'teki büyük bir çamaşır yıkama fabrikasında onu işe alırlar. Ayşe çamaşırla bozmuş bir kez. Peki oğlu ne yapar? Kurgu bu ya, büyük oğlu Mustafa bir deterjan fabrikasında çalışacaktır. Küçük yaşta Almanya'ya geldiği için buranın dilini daha iyi öğrenen ortanca Metin ise, ileride kapıdan kapıya deterjan satmaya çalışacaktır. Alman bayanlara. Büyük kız Hatice mi? Ha, onu unutuyorduk az daha: Babası onu Almanya'da bunaltıp kalmasın, kötü yollara düşmesin diye Türkiye'ye gönderdi. Evermek için canım. Everdi de. Kimle mi? Köyün en zengini İbrahim'in oğluyla. Köyde yaşıyorlar, “çok şükür geçinip gidiyorlar.” Üstelik kız hamile. “Tatilde köye gittiğimizde hediyeleri hazır.” Peki ya en küçük kız, Songül ne yapıyor? “O mu, tuttu okuyası oldu. Maşallah sınıfın birincisi. İleride doktor çıkacağım diyor. “ İyi ama ya Türkiye'ye dönmem deyip bir de Hans'la evlenirse?
İşte bizim köylülerimiz, kentlilerimiz ve gurbetçilerimiz... Köy romanı mı yazsak, kent romanı mı yazsak, yoksa hepsini bırakıp kurgu bilim romanı mı? Ancak, ne yazarsak yazalım; insan, çevre, kültür ve çalışma ortamını tutarlı bir biçimde ortaya koyalım. Çünkü köy odasından, İstanbul Nişantaşı'na, oradan da Münih birahanesine ulaşan köylü, Almanya'ya giderken bavulunda biraz da “kendini” götürüyor. Günümüzde köy-kent ayrımı, Yakup Kadri'nin başyapıtı “Yaban”da olduğu gibi açık değil, Günümüz değişti çünkü. Romancının görevi işte böylesi karmaşık bir sosyo-ekonomik ve kültürel ortamda yaşayan insanı bize vermektir gibi geliyor bana. Köyü ve kenti ayrı ayrı toplumsal gerçek birimleri gibi romanlaştırarak, yazarın kendi kendini sınırlandırması, böylesine saygıdeğer bir uğraş adına yazık olmaz mı?...
Birkaç ilginç yapıtın dışında, “Almanya'da Gördüklerim” başlığı altında yayınlanabilecek daha çok röportaj yani ağır basan bir sürü izlenimin bize gerçek roman tadını vermeyeceğini söylersek sanırız abartmış olmayız. Önyargımı bağışlayın. (A.O)