22 Kasım 2008 Cumartesi

Üye Girişi





< Geri

Kentleşme olgusu ve Kentlileşme Sorunları II - 1960'tan bu yana roman ve kısa öyküde

Sevinç Özer

Yerleştirmesi (setting) kent olan roman ve kısa öykülerde kentleşmenin özellikle iki görüntüsüne, gecekondu ve apartman gerçeğine yer verilmektedir. Bunlardan gecekondu hakkında yazılanlar ve ise yozlaşma ve bir değerler çözülmesini konu ederler. Ancak Türk yazını devrimci ideolojinin gelişiyle kendini duygusal gelenekten arıttığı ve sorunlara daha köktenci (radical) bir tutumla yaklaştığı için kentleşme ve kentlileşme sorunları toplumsal ve ekonomik bir çerçeve içinde ele alınarak, bir düzen eleştirisi biçiminde yansıtılmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği Sevgi Soysal'ın Yenişehirde Bir Öğle Vakti adlı romanıdır. Ankara'da da Kızılay semtinde devrilmek üzere olan bir kavak ağacı çevresinde birleşen kişiler ve olaylar kente göç etmişlerle kentte yaşayagelmişlerin farklı dünyalarını fakat giderek "ortak" bir hale gelen kavgalarını sergilemektedir. Bu kavgada tezgahtar Ahmet, totoda çalışan Şükran, öğretmen emeklisi Hatice Hanım, Selanik eşrafından İzzeddin efendinin müflis torunu Necip Bey, Kafkasyalı bir göçmen ailesinin bankacı kızı Mehtap, Amerikan pazarında dükkan sahibi Güngör, nişanlısı Melahat, Profesör Salih Bey Beylerin kapıcısı Mevlüt ve ailesi sınıfsal konularım gereği birbirleriyle çatışan dünyaların insanları olarak karşımıza çıkmakta fakat aynı kentte yaşamanın sorunlarından benzer biçimlerde etkilenmektedirler. Simgesel bir düzeyde önce sallanan, sonra herkesin meraklı bakışları önünde kapıcı Mevlût'un üstüne devrilen kavak ağacı, yazarın ima ettiği şekilde herkes uzun süre korkutup oyaladıktan sonra toplumun en alt kesiminden kurbanlar alarak değişen bir düzenin betimlenmesidir. Yazara göre umutlu olan olay yozlaşmış bilimsel çalışmanın temsilcisi Prof. Salih Bey'in yanlış değerler aşılanarak yetiştirilmiş çocuklarının gecekondudan gelen Ali ve çevresi ile hiçbir kültür çatışması olmaksızın uygar, serinkanlı ve kararlı bir biçimde kavgada birleşmiş olmalarıdır.

Sevgi Soysal'a göre kentin sorunları düzenin sorunlarıdır. Demirtaş Ceyhun'un Apartmanı adlı kısa öyküsünde ise bu sorunlar daha ayrıntılı bir biçimde ele alınarak incelenmektedir. Ceyhun'a göre kentleşme "salt mekansal [bir] büyüme" ve de "demografik bir olay" (Ceyhun, 1979:98) olmadığından, Apartman'da en önemli sorun (topical problem) insanın toplumuna, çevresine ve yaşadığı kente yabancılaşması olarak tanımlanabilir. Aynı apartmanda yaşayan köylüler ve kentliler, ya da kapıcılarla ev sahipleri birbirlerini anlayamamakta, bu nedenle de birbirinden yalnızca uzak yaşamakla kalmayıp birbirlerine düşmanlık da beslemektedirler. Tiyatroda çalışan Cavit'in yargılarına göre kapıcılar kentlileri köylüleştirebilecek bir tehlike olarak gözükmektedirler.

- Heriflerinki dükalık vallahi. Sırtlarını apartman sahiplerine dayadılar mı, tamam erkeksen bir söz geçir artık. İster misin gün gelsisn bizden kalabalık olsun bunlar. Üstelik köylerini de beraber getiriyorlar sanki. Şehrin ortasında köylerini yaşıyorlar. Sokakların haline şöyle alıcı bir gözle baksana. Her sokak ayrı bir köy. Apartman kapılarının önlerine çömeliyorlar kadınlı erkekli, kimi iplik eğiriyor, kimi yün örüyor. Sonra gelen geçen hakkında dedikodu... Hani, bu gidişle onların şehirli olacaklarından umudum yok ya, bizi köylüleştirmelerinden korkarım, vallahi. (Ceyhun, 1976:22)

Kapıcı karısı Güllü için ise kentliler, iyilik etmeyi unutmuş, komşuluk ilişkilerini silip atmış, canavarlaşmış, bu nedenle de korkulması gereken insanlardır;

- öyle deme Dürüşah bacım... Şeher denene bu canavardan vallahi. Hiç kuşkun olmasın. Görmez misin, tuğla ocağı gibi bre, üst üste yığılmışlar. Öyle ki, tuğladan kavi her biri de. Üst üste otururlar amma, belki ki yedi düvel yabancılar birbirine ha. Tuz istemeye yüzleri yok bre. Karınca kısmı bile raslaştığında selamlaşır da, bu şeherli selamlaşmaz. Kafası kopsun böyle medeniyetin emi.(s. 27)

Apartman sahibi Esat Bey için ise aynı apartmanda oturup birbiriyle tanışmayan, konuşmayan insanların oluşturduğu apartman ahlakı "şehir ahlakı" haline gelmiş ve İstanbul yaşanılır olmaktan çıkmıştır. Bu bozulmanın sorumlusu ise Menderes'tir. Mustafa Kemal nasıl bu milletin kılık kıyafetini batılılaştırdı ise Menderes de bir adam daha ileriye giderek bu insanları apartmanlara doldurmuştur. Esat Bey bu değişiklikten hiç hoşlanmamaktadır:

- [Menderes] Ahşap ev içindeki, bağ bahçe içindeki geleneksel Türk ailesini, kısa bir zorlamayla, aldı, apartman ailesi yaptı. Nefret ediyorum bu apartmanlardan biliyor musun? Bizdeki bu yeni tip apartman hayatından nefret ediyorum. (s. 41)

Esat bey Hüseyin Cahit beyin köşkü yıktırılıp yerine bu apartman dikilince önce çok sarılmış sonra da değişmeye boyun eğmiştir. Aslında Esar bey Korkut'un deyimiyle hâlâ gerçek bir Osmanlı'dır ve "Mustafa Kemal hareketiyle Cumhuriyetle, hatta hatta Demokrat partiyle bile özdeşleşmemiş [tir] bir türlü" (s. 66) Yine de ilginç bir raslantı sonucu anarşist olarak aranan Korkut'la karısına çatı katını kiraya verir. Fakat kapıcı Şamid'in muhbirlik etmesi yüzünden aynı gün apartman basılır.

Demirtaş Ceyhun kentleşme olgusunun Türk yazınında yansıtılmasını savunmakla birlikte Amerikalı yazarların yaptığı gibi Mafya, havaalanı, soygun kaçak gibi konular üzerine yazarak röportaj, ya da magazin öyküleri üretilmesine karşıdır. (Ceyhun, 1979:98) Çünkü kentleşme bir olay değil bir sorunlar örüntüsüdür.

Bir başka apartman öyküsü olan Haldun Taner'in Ayışığında "Çalışkur" (Taner, 1971:103-128) öyküsünde yazar Çalışkur apartmanı içine yerleştirdiği bir toplum düzenine ve insanlarına bakmaktadır. Apartmana, gece bekçisi Zülfikar'ın kocası hapiste olan kapıcı kadın Saime'yi ziyareti ile giren okuyucu, her tabaka ve her sınıftan bir çok insanın yoz ilişkileriyle karşılaşmaktadır. Gelir vergisi kaçakçılığı, rüşvet teklifi, aile içi zina, röntgencilik gibi bir çok yasal olmayan işlerin döndüğü Çalışkut apartmanında Dündar Çalışkur ve Gülseren Çalışkur bir rüşvet işini ayarlarken, basketbolcu Çalışkur bir rüşvet teklifi, aile içi zina, röntgencilik gibi bir çok yasal olmayan işlerin döndüğü Çaykur apartmanında Dündar Çalışkur ve Gülseren Çalışkur bir rüşvet işini ayarlarlarken, basketbolcu Erdal ve arkadaşları teypten seslerin sahiplerinden habersiz alınan bir sevişme sahnesini dinlemektedirler. Erdal'ın dedesi her gece olduğu gibi dürbünüyle karşı evdeki kadınları, kızları gözetlemekte, diğer bir dairede Mambo Cemil kaçakçılık için Suriye'ye gidecek olan baldızı Sevim'i sıkıştırmakta, yukarı kattaki Beyhan'ın doğum günü partisinde içlerinde kürtajcı doktor Epkem'le yasadışı işler yapan avukar Kamil'in bulunduğu bir poker partisi devam etmektedir. Bu sırada bekçi Zülfikar Çakurlar'ın yandaki inşaatlarında evlenmek üzere olma bir çifti, Nuri ile Melahat'ı birbiri ne sarılmış olarak yakalar. İki nişanlıyı "uygunsuz çift" olarak karakola götürürken bütün bu olayların tek tanığı ay bir bulutun arkasında kaybolur gider.

Bu öyküsünde apartman olgusuna alabildiğine alaycı, eleştirici ve inançsız gözlerle bakan Haldun Taner, "Sancho'nun Sabah Yürüşü" adlı öyküsünde de Ankara kentini aynı tutumla gözlemektedir. Öykü, sahibiyle birlikte sabah gezintisine çıkan Sancho adlı köpeğin anlatımıyla verilmektedir. Ankara köpek sosyettesini ve sahiplerini bütün özellikleriyle tanıma olanağı bulan okuyucu Türkiye'nin en kalburüstü kentinin en kalburüstü insanlarını da hırslarıyla, zayıflıklarıyla, gösteriş meraklarıyla, gülünçlükleriyle görebilmektedir. Kaniş Graf bir konsolosun, Pekinuva Hedi ruh sağlığı bozuk milyoner, yalnız bir kadının, Londra'da sezaryenle dünyaya gelen ve Hacettepe Baytar okulu polikliğinden tedavi gören tazı Ateş yüksek bir bürokratın, iki kızkardeş greyhound'lar İsabella ve Mirella Belçika büyükelçiliği mensuplarının, buldog Semiramis bir müşteşarın, Diojen ise kaprisli Selmin hanımın değerli köpekleridirler. Bunun yanında kendi başına çaresine bakmak zorunda olan Kastor gibi köpeklerle, Sancho'nun illet olduğu polis köpekleri ve av köpekleri de vardır. Bunları Sancho'ya göre "kurbanlarını efendilerini ayağına atıp, susta duran; ihsan bekleyen... çanak yalayıcı... jurnalci" (Taner, 1969: 13) köpeklerdir ve köpeklik tarihinin yüzkarasıdırlar. Haldun Taner bu öyküsünde başkent Ankara'yı, dönen siyasal ve diplomatik çarkı, yoz ilişkileri çok ince bir espri anlayışıyla eleştirmektedir.

Haldun Taner kentli yozlaşmasına köylü bilgisizliğini yeğleyen yazarlarımızdandır. Nitekim "Keşanlı Ali Destanı" (Taner, 1977: 119-229) adlı ünlü oyununda gecekondulu köylülerle, parlak diplomalı, bol paralı, rahat fakat o denli hastalıklı ve çevresine zararlı, bencil ve acımasız kentliler karşı karşıya gelmekte, gecekondulular bütün zaaflarına karşın daha sevimli kalmaktadırlar. Keşanlı Ali işlemediği bir suç yüzünden sevdiği kız Zilha'nın, çevrenin nefretini kazanan çapkın dayısı çamur İhsan'ı öldürdüğü gerekçesiyle hapse atılmıştır. Zilha'nın ayrılmanın verdiği huzursuzlukla hapiste olay çıkaran, hapishane müdürünü döven Keşanlı Ali'nin çevresinde bir efsane (mit) yaratılır. Daha sonra aftan yararlanarak hapisten çıktığında ise "Sinekli" mahallesinde bir kurtarıcı gibi karşılanır ve muhtar seçilir. Ali için bu olay politik yaşamının başlangıcı ve politikanın içerdiği oy kaygısı, kurnazlık para yedirme, adam kayırma, haksız kazanç gibi işlerin özel yaşamına girmesidir. Bu arada gecekondulu Zilha, karısı bir erkekle kaçtığı için bir sinir buhranı geçiren zengin, iyi eğitilmiş Bülent'in karısının yerini tutmak üzere kentin zengin mahallesine getirilerek eğitilmeye başlanır. Fakat tam düğün gecesi Bülent beyin karısı, aşığı kendisinden bıktığı için çıkagelir ve Zilha'ya da Sinekli'nin yolunu tutmak düşer. Bu örüntü için Haldun Taner kentsoyluyla gecekonduluyu karşı karşıya getirmekte ve gülmeceyi (humar) araç gibi kullanarak toplumsal yergisini keskinleştirmektedir. Oyunun sonunda Zilha'nın aşkıyla zenginlerin kazançlarını engellemye çalışan Keşanlı Ali'ye kiralık katil manyak Cafer öldürmekte ve hapse düşmektedir.

Bozuk bir düzene kurban edilen gecekondu insanı Oktay Akbal'ın "İnsan Hayvanı" adlı kısa öyküsünde çok çarpıcı bir biçimde betimlenmektedir. Duygusal gerilimi fazla olmakla birlikte Akbal'ın öyküsü köyünden kopup gelmiş insanın şaşkınlığı ve çaresizliğini yalın bir biçimde aktarmaktadır. Bir şehir otobüsünde itilen, kakılan, horlanan genç bir köylü bilmemenin verdiği ürkeklik ve sinmişlikle insanlıktan çıkmakta fakat hiç bir hayvana da benzememektedir. Öykü "HAYVAN gibi durmasana yolun üstünde" tümcesinin yüklü olduğu hakaret, küçümseme, yabancılaşma duygularından yola çıkmakta, ve bunu işiten genç adamın tepkisiz kabullenmişliğini anlatmaktadır.

“Otobüste işten güçten dönenler. Yarısı gecekondu insanlar. Gültepeye gidecekler... Çamurlu yollardan, sert rüzgarlardan geçerek. Uçları kalkık şapkalı adam itiyor o sarı benizli genci "Hayvan" diyor... Bakıyoruz, yadırgıyoruz önce. Başka biri "Haklı" diyor, kapının önünde durulur mu hiç?.." Bir yaşlı kadın "İstanbul'a doldu ipini koparan" diyor yavaşçacık. Uçları kalkık şapkalı adam tepeden tırnağa süzdü o yoksul delikanlıyı. Neden sonra delikanlı "Ne hayvanı..." gibilerden bişeyler mırıldandı. Adam "eşek hayvanı, öküz hayvanı" diye bağırdı. Ne hayvanı diye düşünüyorum içimden. İnsan hayvanı denebilir!” (Akbal, 1969: 93-94)

Oktay Akbal görüldüğü gibi kentlinin kentine yabancılaşmasını da gözlemektedir. Ancak yazarın vurgulamak istediği sorun, aynı gecekondu semtine gitmekte olan - bir başka deyimle dün aynı durumda olan - insanları dışlamalarıdır. Kentte köylü için "umut" olan herşey - kente akının hızı bir türlü kesilmeden - gecekonduda oturan insanlar için bir yaşam kavgasına, elindekileri sıkı tutma, kaptırma savaşımına dönüşmektedir.

Gecekondularda sürüp giden bu amansız yaşam kavgasının küçük bir kızın omuzlarına yüklenmesi, çocukluğunu yaşamadan çalışmak zorunda kalan Nesibe'nin yine de ailesini geçindiremeyince çocuk vücudunu halk plajlarında yaşlı erkeklere satması, bunun karşılığında ise bir türlü iş bulamayan babasından yediği dayaklara dayanamayarak yitip gitmesi Füruzan'ın "Benim Sinemalarım" (Füruzan, 1973: 9-57) adlı; öyküsünde çok canlı bir şekilde anlatmaktadır. Yazarın okuyucusunun dikkatine sunduğu kronik işsizlik, yetersiz barınma koşulları, kötü beslenme ve açlık, gençlik suçları ve evden kaçma, aynı kentte oturan insanlar arasındaki eşitsizliğin kurumsallaşması ve yaratılan şiddet ortamı gibi sorunlar yanında en önemlisi, kuşkusuz, gecekonduların kendilerini içinde buldukları sağtöresel (moral) ikilemdir. Nesibe'nin yaşlı ve işsiz babası, hastalıklı annesi parasızlığın ve açlığın getirdiği umarsızlıkla kızlarının yaşlı erkeklerle olmasını göz yummakta, fakat Nesibe genç bir erkekle görülünce öfkelenmekte ve "namus derdi"ne düşmektedirler. Çünkü yaşlı ana-babanın her şeye karşın en büyük düşleri kızlarının telli duvaklı gelin etmek, - ve belki de Yorgancının oğlu Kadri ile - evlendiğinde "el değmemiş" olduğunu kanıtlamaktır. Nesibe'yi en fazla inciten de ne plaj kabinlerindeki yaşlı erkeklerin çocuk vücudu üzerinde sapık istekleri ne de genç omuzlarına yüklenen sorumluluktur. Kendi deneyim ve gözlemleriyle dış dünyanın acımasız yasalarının, amansız ekmek kavgasının "ak çarşaflar üstünde yeşil kaplı bir Kur'anı Kerim" (s. 15) ile silahlanmış bir namuslulukla bağdaşmayacağını öğrenmiştir. Yoksulluğu kabul etmekten başka seçenek yoktur ve yalnızca sinemalar bu genç insan için bir kaçış, bir unutma aracı olabilmektedirler. Oysa ana babasının namus anlayışları onun sinemaya gitmesine bile engel olması bu insanların sağtöresel duygularının uğradığı felç durumu ve bunun başarılı bir biçimde canlandırılmasıdır. Bunun yanında yazar bir popüler kültür sorunu olarak sinemaların günlük yaşamdan mutlu olmayan bireyler için nasıl bir düşlem (fantasy) dünyası yarattığını da göstermeyi amaçlamaktadır.

Aziz Nesin "İstanbul'un Havası Kalleştir" (Nesin, 1976: 141-147) adlı öyküsünde büyük kentteki sağtöresel bunalımı gülmecenin dolaysız yaklaşımıyla açıkça sergilemektedir. Kadıköy vapur iskelesinin bekleme salonunda bulunan genel telefonda konuşanlara kulak kabartan yazar bunlardan her birinin karşısındakine çeşit çeşit, akıl almaz yalanlar uydurduğunu anlatmaktadır. İstanbul'da büyük küçük, yaşlı genç, herkes çevresindekilerin duyabileceğine aldırmaksızın şaşırtıcı bir pişkinlikle telefonla konuştuğu kişileri aldatmaya çalışmakta, karşısındaki kendisine inanmazsa şirretlikle hakaret ederek üste çıkmaktadır. Yazar bu yalanlar dünyasına karşı tutumu ise bilgece bir kabullenmişliktir. Zaten Aziz Nesin toplumsal değişmeyi hızlandırmada kentleşmenin rolünü görmüş, hızlı kentleşmenin yarattığı çelişkileri gülmece yoluyla sergilemiş, fakat toplumsal gerilimin nedenlerini kentleşmenin yarattığı gerilimlerden daha büyük boyutlarda, sistem (ya da düzen) içinde aramış yazarlarımızdan biridir. Bu bakımdan Aziz Nesin'in konuya yaklaşımı, farklı türden (genre) olmakla birlikte, örneğin Orhan Kemal ya da Attila İlhan gibi yoğun bir düzen eleştirisi ve siyasal içerik taşımaktadır.

Demir Özlü Bir Küçük Burjuvanın Gençlik Yılları ve onun devamı olan Bir Uzun Sonbahar adlı romanlarında önce kentsoylu yaşamının yaz ilişkilerini ve bunaltıcı kent atmosferini anlatmakta, daha sonra kahramanın Selim'in Türkiye'yi 12 Mart ortamına getiren yoğun siyasal ortamda bireysel ve toplumsal düzeydeki arayışlarını konu etmektedir. Selim bir yandan Bayan M. Anna, Ada, Ayşe, Gülgün, Nazan gibi hemen hepsi "Büyük burjuva sınıfından gelip... özellikle kendi yaşamları içindeki deneyleri onlara yeterince doyurucu gelmemiş birçok genç kadın..." (Özlü, 1979: 17) ile süreli ilişkiler kurarken - hatta biri ile de kısa bir süre evli kalır ve boşanır - diğer yandan da iyi yetişmiş bir aydın olarak sol parti çalışmalarına katılmakta ve izlenmektedir. Yazılarından dolayı yargıç önüne çıkarılır, serbest yargılanmasına karar verilir. (s. 129) Temize çıktığı gün askerlik şubesinden çağrılır. Doğuya askere gönderilir. Selim orada kendisi gibi siyasal sürgünlerde birlikte askerlik yapar, dayanmak için kararlı olduğu halde ruhsal bir çöküntü geçirir. İntihar etmek ister. Askerliği bitip İstanbul'a dönüşünde evliliği bitmek üzeredir. Eşi ile ayrılırlar ve Selim yeni kadınlarla, yeni örgütlerle ilişkiler kurarak yaşamını sürdürür.

Demir Özlü romanlarında kentleşme konusuna iki önemli boyut getirmesi bakımından önemlidir. Birinci yazar kentin paralı, kentte doğup kentte büyümüş, özel okullarda iyi eğilim görmüş, yabancı ülkelerde uzun süre kalarak bu ülkelerin kültürlerini tanıyabilmiş kişilerin eğilimlerini çok iyi tanımakta, onların nerde akşam orda sabah türünden bohem yaşamlarını abartmaz ve tutarlı bir gerçeklikle gözleyebilmektedir. Onun kadınları "benimle yatmak mı istiyorsun" gibi bir soruyla karşılaştıklarında hiç duraksamadan "tabi", "olur", "niye olmasın?" gibi cevaplar vermekte; babalar kızlarıyla çıkan delikanlılara, kendilerinin boşanmayla sonuçlanan evliliklerini anlatmakta; gençler felsefe ve politika yapmanın yanında hangi yemekte hangi şarabı içileceğini öğrenmekte, kısacası bu çevrenin insanları dilediği şeyleri yiyebilmekte, dilediğini giyebilmekte, yazın ve kışın dilediği gibi yaşayabilmektedirler. Sanata ve yazına ayırabilecekleri boş zamanları, sıkıldıklarında çekip gitmek için paraları, yabancı ülkelerde tanıdıkları, akrabaları, kendilerini hemen kabul eden okulları vardır. Çoğu eski ya da yeni iktidar sahiplerinin çocukları, yakınları ya da babadan, dededen gelen zenginlikleri ile nüfuzlu kişilerdir. Demir Özlü bu zengin kesimin büyük kentte küçük burjuvalarla "barışcıl dönemlerde" karşılaşabilecekleri ve "gündelik yaşam açısından saptaması da kentin değişen yüzü ile birlikte bütün bu insanların yok olmağa doğru gittikleridir. Bu neden Özlü her iki romanında da bir değişimi beklemekte ve yaşamaktadır. (anticipation)

“Kentin sokaklarında, caddelerinde, kaldırımlar üzerinde dolaştım. Eski yapılara baktım. Çıkmaz ara sokaklara girdim. Yokuşun aşağısında, sokağın aralığından daha aşağılardaki mahallelerin göründüğü o tepeler üzerine kurulu kenti gezdim. Düşünü durdum da bir yandan. İnsan bu, yüzyıllardır birbirine kapalı, çeşitli ırkın oturduğu bitimsiz kentte yaşlanabilirdi. Bir yerde, bir odada, zihinde açılıp kapanan kapılar, birbiriyle ilintisiz bir yığın görüntü. Geçmiş yaşamımı düşündükçe onu da çok uzun buluyordum. İlinti kurulması güç bir toplumdu. Herşey çabucak geçiyor değişiveriyordu. Çarkları birbirinden çok ayrı yerlerde dönüyordu sanki.“ (Özlü, 1979: 138-139)

Demir Özlü'nün kahramanı değişmenin olacağından o denli emindir ki, tek kaygısı "değişmelerden sonra, bizim tanıyamadığımız bir dünya çıkmasın ortaya" (Özlü, 1979: 96) konusunda yoğunlaşmaktadır. Ancak 12 Mart'ı haber veren öldürmeler, bombalamalar arttıkça Selim bir aydın olarak herkesin kendi sınıfına döndüğünü, yerini sınıfsal konumu içinde sağlamlaştırmaya çalıştığını görür. Hapse giriş çıkmış biri olarak da değişmenin kendi düşüncesi doğrultusunda olması için çalışmaktır yapacağı şey. Bir Uzun Sonbahar Selim'in bu kararı vermesi ile biter.

İrfan Yalçın Pansiyon Huzur adlı romanında kentteki sefalet bölgesi (slum) yaşamının canlı görüntülerini sunmaktadır. Yazar diğer romanları Genelevde Yas ve Ölümün Ağzı'nda olduğu gibi konusunu doğal gerçekçi (naturalist) bir yaklaşımla ele almakta kentteki yoğun sefalet, insanın yalnızlığı, hayvansı dürtü ve gereksinimleri, acımasız ve yoz bir düzende sömürü, çeşitli suçlar ve suçsuzluk gibi temaları işlemektedir. Duygusal yönü, bilimsel yönüne ağır basmakla birlikte İrfan Yalçın doğal gerçekçi bir yazar olarak laboratuvarını yoksul kişilerin barındıkları "Huzur" adlı bir pansiyona kurmuş ve doğa yerine koyarak doğal gerçekçi romanın bütün öğelerini kullanmıştır. Pansiyon Huzur'un baş kişileri düşkün bir fahişe İnci, çocuklarından dayak yiyerek sık sık pansiyona sığınan matbaacı Ali, marangoz Ermeni Haçik, boyacı Ahmet, taşradan gelerek İnci ile kalan ne yaptığı belirsiz bir müfettiş. Yahudi İzak, sayıştay üyesi Mahmut Bey, aklını kaçırdığı için öğretmenlikten atılan ve fahişelik yapan Ayla, trafik amiri Saim bey, solcu öğrenci Umut, arkadaşı Kemal, Karadenizli bir kaptan ve bunlar gibi toplum dışına atılmış pek çok protesque insandır. Öyküyü anlatan öğretmen Arif, bu insanların içinde bulundukları yoksulluğu, insan onuru ve bağdaşmayacak koşulları anlatırken, okuduğu roman ve öykülerde belli ölçüde bir incelik (!) arayan okuyucuların hiç de hoşlanmayacağı şeylerden bahsetmekte, doğal gerçekliğin sınırlarını zorlamaktadır.

"Bir yüz lira versene Saim bey!.."
"Sulanma yok!"
"Nolur, bir yüz lira ver ulan! Binlerce lira para var orda. Versen nolur sanki? Borç. Şu pijimaları satıyım, veririm valla. Çok ihtiyacım var be abi! Hadi Saim bey... Açım namussuzum. Kuru ekmek yiyorum valla. Saim bey?

Saim Bey oralı değildi hiç. Çantayı kapadı.” (Yalçın, 1974: 115)

Beyoğlu'nun kenar mahallerinde yaşayan bu insanlar namuslu olamayacak kadar yoksul, bilinçlenemeyecek kadar da eğitimsizdirler ve içinde yaşadıkları düzenin kölesi durumuna getirilmişlerdir. Bu düzende yoksulluk ve açlıkla birlikte hırsızlık, rüşvet, adam kayırma, cinsel sapıklık, şiddet ve zorbalığın her türlüsü vardır. İnci'nin Mösyö İzak'la giriştiği pijama işinde aldatılması ve başarızlığına uğraması sonucu yeniden aç kalması ve karnını doyurmak için de kendisine en fazla yardım etmiş olan Umut'u solculuğu yüzünden ihbar etmesi Umut'un götürülmesine dayanamayarak da intihar etmesinin suçlusu yazarın gözünde yalnız ve yalnız bu düzen olabilir.

Matbaacı Ali bir yol olsun tabutun ucundan yapışmadı yol boyunca. Kendi kendine bir şeyler söyleniyor, sonra aptal aptal gülümsüyordu. Bir ara yanıma gelerek:

"Şey..." dedi.

Düşündü, bulamadı diyeceğini. Eğildi bir avuç kar aldı yerden. Sıkıp tabuta doğru fırlattı:

"Al kız İnci" diye bağırdı.

İmam döndü, iri iri gözleriyle yiyecek gibi baktı Ali'ye. Tabutun altındaki dört serseri gülüşmeye başladılar. Hava oldukça soğuktu. (s. 236)

İrfan Yalçın bir cenaze törenini tragi-comic bir anlatımla sunarak hiçlik ve inançsızlığı bir savöz (slogan) haline getirmektedir. Bekir Yıldız'ın doğu ve güneydoğu Anadolu öykülerinde anlattığı çarpıcı ve ürkütücü gerçekleri, farklı bağlamlar içinde fakat aynı duygusal gerilimle İrfan Yalçın'ın teneke mahalleleri slum öykülerinde bulmak olasıdır.

Çetin Altan'ın 1980 basımlı son kitabı Al İşte İstanbul kente akın süreci sonunda ortaya çıkan çelişkileri ve çarpıklığı sergilenmektedir. İstanbul, son derece lüks konutlardan boğazın seyredildiği, fakat biraz ötede "yıkık teneke damlı, iğreti kapılı, kümes kadar gecekondularda Boğaz'a ve bulvarlara bakarak yaşamaya çalışan perperişan insancıklar [ın]" (Altan, 1980: 100) barındığı, Bizans sularında pisliğin, mezbeleliğin, bakımsızlık ve fakirliğin binbir görüntüsünün yer aldığı (s. 13-31) sokaklarında ayı oynatan, adam dövülen, beyaz kadın ticareti yapılan, esrar içilen, parklarında işsizlerin Almanya'ya gitmek için sıra bekledikleri pejmürde, plansız bir kent olup çıkmıştır. Asya ve Avrupa arasında köprü olan bu kent, ne yazık ki, doğu ve batı kültürlerinin karşılaşmasında bir köprü olamamaktadır. Çetin Altan'ın gözlemlerine göre:

İstanbul'a vaktiyle Bizans vurmuş damgasını, Ceneviz o da vurmuş, Avrupa Levantizmi, o da vurmuş. Kırk beş yıllık Cumhuriyet ise, istampası az mürekkepli olduğu için olacak, damgasını tam çıkartmamış... Bizans'ın kendi ağırlığına denk düşen bir bütünlüğü, dengesi ve estetiği var. Ceneviz'in öyle. Osmanlı'nın da öyle. Bütün kozmopolitliğine rağmen levantizmin de öyle. Cumhuriyet'in ise ne böyle bir bütünlüğü, ne böyle dengesi, ne böyle bir estetiği var. Bu öylesine belli oluyor ki İstanbul'da insan - hele bir Cumhuriyetçi ise - Cumhuriyet'in iç yapısındaki felsefe, fikir, ve prensip yoksulluğunun ölçüsünü İstanbul'un çizdiği tabloda yüreği burkularak seyrediyor. (s. 107)

Böylelikle Çetin Altan birçok Türk yazar ve aydınının ortak üzüntülerini dile getirmekte, İstanbul'un yaşadığı keşmekeşde Cumhuriyet Türkiye'sinin sorunlarını görmektedir. Konuya bu açıdan bakılınca büyük kentler umutsuz görüntülerle doludur. Gerçek bir ekonomik gelişme olmaksızın durmadan artan nüfusları ile kentler azgelişmişlik sorunlarının odak noktalarıdır.

Aslında Türk toplumunun geleneksel ve durağan sosyo-ekonomik yapısı yazarlarımızın bekledikleri değişmeyi geciktirmektedir. Bu nedenle pek çok yazar kentleşmenin ortaya çıkardığı keskin çelişkileri sergileyerek toplumsal kurumlar, değerleri, istekleri, sınıfsal yapıyı dolayısıyla da güç dengesini değiştirmek istemektedirler. Bilindiği gibi kentleşme demografik, ekonomik ve toplumsal yönleriyle ele alınmaktadır. Kentleşme ile toplumsal yapı geri dönülmez bir biçimde değişmektedir ve yazarlarımız da bunun farkındadır. Bir başka deyişle kent toplumsal yapının en önemli "değişkeni" olma durumundadır. Çünkü "kentler sosyo-ekonomik sistemin aynaları olmuşlardır." (McGee, 1971: 18-19) Kentleşme konusunda yazan yazarların çoğunun dünya görüşünü, buna bağlı olarak da ideolojilerini de yansıtmalarının nedeni bu olsa gerektir. Bununla birlikte gözden kaçırılmaması gereken bir konu Türk yazarlarının kent gerçeğine yaklaşımlarında ideolojik eğilimlerinin ağırlık taşıdığı gerçeğidir. Bir ideolojinin getirdiği düzen eleştirisi kavgayı körükleyen ve ölümü yasallaştıran bir tutumu ve bunun sonucu olarak da bir kan davasını da beraberinde getirmektedir. Çünkü ödün vermez ve inançlılık, bir ideoloji kendi benimsediği, biçimlendirdiği davranışların ve sağtörenin (ideolojik moralin) kendiliğinden çıktığı (spontaneous) ve özgürce kabul edildiği izlenimini vermekte: ruhsal disiplini, sınırsız bir özveriyi ve ilgisiz bir cömertlik gibi davranışları öğretme yoluna gitmektedir. Bunun sonucu olarak da herhangi bir ideolojiyi benimseyen bir yazar kendisini siyasal bir kutuplaşma içinde bulduğunda kentleşme olayının gerçek sorunlarından uzaklaşmaktadır. Bu nedenle kentleşme konusuna eğilmeyi amaçlayan yazarların kendilerini dar ideolojik çerçevelerden kurtarmaları gerekir. Yazın çevrelerinde son yıllardan önem kazanan köy romanı, kent romanı tartışması gerçekte kültürel üretkenliğe hizmet etmeyen, kindar, belli ölçülerde kısır, çağdaş toplumun sorunlarını gözardı eden bir çatışma yazınının ortaya çıkardığı tepkilerden kaynaklanmaktadır. Şu yazarın köy, apartman ya da bu yazarın kent romanına sarılması, apartman ya da gecekondu olgularına Türkiye'nin sınıfsal yapısının metaphorları (kinayeli benzetmeleri) olarak bakılması, burjuva sınıfının yoz, işçi sınıfının erdemli olduğu yargısıyla yazıya başlanması ne sanat, ne de toplumbilim açısından kalıcı bir yaratıcılık örneği olabilir.

Bu araştırmada 1960'dan bu yana Türk roman ve kısa öyküsünde "kentleşme" olgusunun hangi bağlamlar içinde ve ne ölçülerde yansıltıldığını örneklerle göstermek amaçlanmıştır. Toplumbilim kentleşmeyi üretelim, nüfus, siyasal davranış, ekonomik ve toplumsal değişmeler olarak alınırken, yazın bu değişim süreci içindeki insan sorunlarına ağırlık vermektedir. Örneğin Nezihe Meriç'in kısa öyküsü "Bir Derin Kör Kuyu" toplumbilim açısından kız kaçırma, kızın ailesinin tepkisi, Karadeniz bölgesi görenekleri, öykünün kahramanı Mustafa'nın ikinci kez evlenişindeki koşullar, kente göçü para kazanabildiği ölçüde kentin eğlence yaşamına dalması eve kuma getirmesi polis baskını ve kendini içkiye verişidir.

Oysa ki yazınsal açıdan "Bir Derin Kör Kuyu" Mustafa'nın geleneklere mutlak bir boyun eğme ile öfkeli bir başkaldırısı arasında değişen ruhsal gidiş-gelişlerinin öyküsüdür. Sevdiği kızı kaçırmış, onunla evlenmiş, kızın babası kendisini köye rezil eden kızını el öpmeye geldiğinde kocasına geri göndermeyerek genç çifti cezalandırmıştır. Mustafa bunun üzerine kendinden yaşlı bir akraba kızıyla evlendirilmiş, mutsuzlukla İstanbul'a gelip yerleşmiş, kendini kentin eğlencesine, tüketim hızına kaptırmış ve bütün bunları "İstanbul'a gelip yerleşen onca akranı arasında" ailesinin adını küçük düşürmemek için yapmıştır. Sonra bir gün pavyondan bir kızı alıp eve karısının üzerine kuma getirmiş fakat kızın yaşı küçük, kendi de evli olduğundan evi polisler basmıştır. Daha sonra da Mustafa kendini içkiye vermiştir.

Öykünün gerisinde bütün düzensizliği ile İstanbul yatmaktadır. Unutmak ve mutlu olmak için nice Mustafa'ların geldiği fakat hepsinin de daha derin umutsuzluklara düştükleri kenttir İstanbul: "Değişiyor İstanbul her şeyiyle. Elbey ahalisiyle de. Olacak bu doğal bu. Uzundur bu hikaye. Düzenlenebilirdir bu göç. Bu adamlar bir düzenden başka bir düzene köprülerden geçirilmeliydi. Köy kent arasındaki uçuruma itiliverdiler. Şimdi bu yokuşu çıkan adamlar, o savaşın yorgunları işte". (Meriç, 1980:10)

Görüldüğü gibi yazınsal öykü, bilimsel öyküsünün iskeletini örtmekte ona can ve ruh vermektedir. Öykücü yaşadığı toplumu tanımakta, bilimsel gerçeklerini incelemekte ve gerçeği sanatında yeniden yaratmaktadır. Bu nedenle öykücülerimizin, romancılarımızın kentleşme konusundaki saptamakları ve tanımlarını gözden asla uzak tutulmamalıdır.

Yazko Edebiyat, Sayı: 33, Temmuz 1983, Sayfa: 110 - 111 - 112 - 113 - 114 - 115 - 116 - 117 - 118 - 119
idefix'te     ya da HAVALE ile alışveriş yapabilirsiniz.

Lütfen kendinizi tanıtın.
E-Posta
Şifre
 
Şifremi unuttum 

» Üye olmak istiyorum
« Kapat