Milliyet Sanat'ın Nisan 2004 sayısında kimi başyapıtları gerçekten okumamış olduğumuzu kimileri okumakta da enikonu geciktiğimizi belirten bir soruşturmaya yer vermiştik. Yazıda sözü edilen gecikmeye ‘eleştirmen' gözüyle farklı bir bakış...
Çocukların kitapla haşır neşir olmak için hiç kuşku yok ki doğuştan şanslı olmaları gerekiyor. Asıl büyük eşitsizlik de, sözgelimi ücretli çalışanlarla suyun başını tutanlar arasında değil de, birbirleriyle herhangi bir biçimde karşılaştırılması büsbütün olanaksızlaşan çocuklar arasında görünüyor. Parasız pulsuz, kitapsız, dağ başındaki okuluna tırmanan çocukla bir özel okulun o yaşların gereksinimlerinin ötesindeki olanakları içinde yüzmeye başlayan çocuğun karşılaştırılmasından insana ancak iç acısı düşer.
Şimdiki durumumuz yüz yıllık gecikmişliğimizin de aynasıdır elbette. Tam yüz yıl boyunca doğru dürüst okuma alışkanlığı edinemeyen bu toplumda, okur yazarlarımızın bile kendilerini dışında oluşan değerlere duyarlı bireyler oldukları belli değil. Serpil Gülgun, Milliyet Sanat'ın Nisan 2004 sayısında edebiyatımızdaki sorunların nereden kaynaklandığını sorgularken, en çok da “Don Kişot” gibi bazı başyapıtları gerçekten okumamış olduğumuzu, “Tutunamayanlar” gibi bazı öncü yapıtları okumakta da enikonu geciktiğimizi belirtiyordu.
Zaman gelen roman
Zamanında değerini bilmeme, aslında her yerde bulunabilecek bir kara kutudur. Biz değerbilmezliğimize yenik düşerken ötekiler hep pırıltılar içinde yaşamadılar. Yazdıklarını yayımlatmakta nice güçlükler çekmiş yazarlar, anlaşılamamanın acısıyla kahretmiş sanatçılar, geçmişini anlayamamış aydınlar her yerde vardır, biliyoruz, ama bizde bu işler hep daha sorunlu olmuştur.
Oğuz Atay'ın anlamakta gecikmenin de özrü olur mu, denirse, olur elbette. Zamansız gelmişti “Tutunamayanlar”. Zamanında anlaşılamamasının da, değerini azalttığını değil, çoğalttığını düşünürüm. Kimselere yüz vermez bir yazar olan Oğuz Atay, verilmiş olanı yadsımanın sonucu olarak yazmıştı “Tutunamayanlar”ı. 1971'de geldiğimizde hiç yıpranmadan ortaya çıkınca, daha etkili olmamış mıdır?
Arada Sevgi Soysal'ın “Yürümek” (1970) romanı da var, ama Yusuf Atılgan'ın “Aylak Adam” (1959) romanından sonraki on yılı aşkın zaman içinde Türk romanının geçmişten 1971'e uzanan dümdüz çizgisini bir dikmeyle kesen çıkışlar yaşanmamıştı. Bir de dönemin siyasal kaosu ile sorumluluk çizgisinin baskın gelişi düşünülürse, “Tutunamayanlar”ın ilk yazıldığı yıllarda bütün yanlarıyla anlaşılmasının güçlükleri daha açık seçik görünür.
Demek ki Oğuz Atay'ın öncü ve yenilikçi çıkışı, okuma kültürümüzün algı boylarıyla çakışmıyordu. Modernizmin köktenci örnekleriyle içli dışlı olan Murat Belge bile, başarısını baştan teslim ettiği “Tutunamayanlar”ın getirdiği ironiyi, değer tartışmasını, insan kavramını eleştirdikten yıllar sonra, Oğuz Atay'ın en çok sevdiği Türk romancılarından biri olduğu açıklamış, bu ayıksı romanın değerini zamanında anlayamadığını yazmıştı.
Atay'ın en az on yıl sonra, 1980'lerde yeniden keşfeden edebiyatımız, bu kez de öteki uca savrulup “Tutunamayanlar”ı, gene tek yönlü okumalarla bir kült romana dönüştürmeyi başardı. Önce görmediğimizi sonradan ondan başka hiçbir şeyi göremeyeceğimiz bir tapınç nesnesine dönüştürmek: Geleneksel eksikliğimiz.
Bu anlayışın özünde, eleştiri ve özeleştiri yoksunluğu vardır.
Burada eleştiri, çoğunluğun ne yazık ki kurumlaşmasını beklediği tür olmadığı gib,i bu işin yükümlüleri olarak görülen eleştirmenleri de kapsıyor. Bu soyutlama kültürü olarak edebiyatımızın bütününce içselleştirilmiş, dolayısıyla okurun, üniversitelerin, elbette şair, romancı, öykücü bütün yazarların alılmama etkinliğidir anlatılan. Sonunda bir yazarı zamanında ve doğru yerde saptayan, toplumsal eleştiri düzeneğinin kendiliğinden işleyişidir.
Sait Faik tabusu
Çağdaş roman, edebiyatımızda iki buçuk kuşaklık bir geçmişin ürünü. Halit Ziya Uşaklıgil'in “Aşk-ı Memnu” romanıyla başlayan çağdaşlaşma geleneği ve kültürü tamamlanmadan, doruk noktalarının taşıyıcılığına dayanarak bugüne gelen roman sanatımız, bugünden sonra kendini bulmakta daha çok güçlük çekecektir.
Sözgelimi Memduh Şevket Esendal'ın öykücülüğümüzdeki yerini neredeyse bir yarım yüzyıl sonra ancak anladığımız ortadayken, Sait Faik'in ‘en büyük öykücümüz' olduğunu söylemek ne kadar anlamlıdır? Genç öykü yazarları, hızla çoğaldıkları şu yıllarda yazmaya başlarken Sait Faik'i öncelikle okumaları gerektiğine inanıyorlar mı? Genç yazarların eksik okumalardan neler yitirdiklerini saptayabilmek kolay değil ama Sait Faik'in edebiyatımızın tabularından biri oluşu artık ne Sait Faik'in değerini artırıyor ne de edebiyatımızı güçlendiriyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın da 1962'de ölümünden en az on yıl sonra 1970'lerde yeniden değerlendirilmesi, kültürel çevrenin, genişlemiş bir tartışma ortamının iyi kötü oluşmasıyla gerçekleşecekti. 1970'lerde dünya sorunları yanı sıra, Türkiye tarihinin geçmişine dönük sorgulamaların da başlaması, romanlarında zamanın ötesini gören Tanpınar'a odaklanmayı getirdi. 1980'lerden sonraysa, bu kez sol ve sağ düşünceler arasına çekildi Tanpınar. Kimin Tanpınar'a daha iyi sahip çıktığı sorgulandı. Demek ki gene anlaşılamamıştı.
Orhan Pamuk meselesi
Tanpınar'ı en iyi anlayanlar, belki de Orhan Pamuk gibi romancılar oldu. Şimdi “Huzur”u, “Sahnenin Dışındakiler”i Orhan Pamuk'un romanlarıyla yan yana okuyunca, birikimden ve gelenekten, anlatım biçiminden ve roman dilinden yararlanmanın ve etkilenmenin nasıl olduğu gerektiği görülebilir. “Cevdet Bey ve Oğulları”nı, aldığı ödüle karşın ortaya çıkarmakta çektiği güçlüklerden sonra, Orhan Pamuk'u şimdi yüz binlerce okura ulaştıran nedir? Aradan ne kadar zaman geçti, neler değişti de, değeri zamanında bilinmeyen romancı için şimdi düpedüz bir okur kalkışması oldu?
Vüs'at O. Bener de anlamakta geç kalındığına en çok hayıflanılacaklardan biriyken, neden sonra adamakıllı değerlendirilebildi. Yaklaşık elli yıl önce ilk yayımlandıklarında, öyküleri hep anlaşılmaz, kapalı, sıkıcı, tuhaf, kötümser bulunmuş. Yenilikçi bir yazar olarak görüldüğü için, Bener'i baba oğul, kadın erkek ilişkileri; ayrılıklar, mutsuzluklar yazarı olarak görmeye katlanamayanlar 1952-57 yılları arasında yayımlanmış en özgün kitaplar arasında olan “Dost - Yaşamasız”ı da elbette anlayamamışlardı.
Şimdi hiç de anlaşılmaz, kapalı, tuhaf gelmeyen Vüs'at O. Bener'in çağdaş edebiyatımızın en özgün uçlarından olduğunu sonunda anlayanlarsa, gene okur değil. Edebiyat dünyamızın içindeki küçük ve seçici (mutlu!) azınlıkça el üstünde tutuluyor ama çoğunluk hala onun farkındaymış gibi davranmıyor.
Abartılan yazarlar
Sanılmasın ki geç kalmak, hep değerini bilemediğimiz yazarlar ve kitaplar için söz konusudur. Bir de kendi kimliklerini dayatan yazarların abartıldıklarını neden sonra görmek var. Yaşadığı yıllarda kendi obasınca çevresi kuşatılmış Kemal Tahir'in, ideolojik çıkmazı içinde romanlarının yazınsal değerinin de hızla aşınmaya yüz tutuşu, ideolojik yenilenme ve edebiyat kültürümüzün ulaştığı düzeyle bağıntılıdır. Bu yüzden Kemal Tahir'i bugün hala el üstünde tutarlar, her iki düzeyde de kendilerini yenileyemeyenler arasından çıkıyor.
Edebiyat kamuoyumuzun kendi içindeki dönüştürücü değerleri anlamakta ve dünya edebiyatının modernist başyapıtlarını okumakta geç kalmasının asıl nedeni eleştirel düşüncenin özgürleşememesiydi. Eleştiri ve değerlendirme ölçütlerinin yanlı ve yukarıdan bakışı anlamayı elbette güçleştirir ama bir de nesnelliğin öğretici, düzayak, dolayısıyla yaratıcı olmayan yanı var. Eleştiri, yaratıcılığını öznellikle birleştirebilmelidir ki, şimdi anlatmakta geç kaldıklarımız zamanında anlaşılabilsin. Eleştirel düşüncenin iç gözü olmadan, yaratıcı bir öznellik kazanmadan edebiyatın yeni uçlarını gecikmeden anlamak olanaksızdır. Bener'in geleceğini ortaya çıkarken anlamak ancak böyle bir iç gözle olasıydı. Latife Tekin'İn “Sevgili Arsız Ölüm”ü de nasıl olsa kendini gösterecekti ama Memet Fuat'ın erken tanısı ve sahiplenmesi olmasaydı, o denli etkileyici bir başlangıç yapabilir miydi?
Yol Ayrımı
Daha baştan kendi olmayı seçmiş yazarlar, şimdilerde popüler ilgilerin kendilerini aşındırmaya başladığını görünce, sanki hiç düşünmedikleri bir yol ayrımına da düşüyorlar. Kendileri olmakta ısrar mı edecekler, kırmızı halıdan mı yürüyecekler? Bu yol ayrımlarının tümü yazık ki tam anlamıyla yaşayamadığımız modernizmin de düşünsel ve duygusal bitişini gösteriyor.
Modernizmin bitişi, şimdi pek çokları için geç kaldığımızı düşündüğümüz keşifler zamanının da sonudur. Eleştirel düşünceye gereksinimin azaldığı; yaratıcı ve bağımsız eleştirinin umursadığı; öznelliğin taşıdığı iç gözün yerini dış gözlerin, ‘ağabeyler'in aldığı yerde, ancak günü yaşamaya çalışır edebiyat. Hâlâ kazılarını sürdürenler marjinalleşir, azınlık gitgide azalmayı sürdürür, çoğunluğun terk ettiği değerleri kendine saklar.
Hayat hiç de iyiye gitmiyorken niçin geç kaldığımızı düşünmenin kime yararı var? Gene bunları düşünenlere...
Yazının arasında yer alan Oğuz Atay fotoğrafı'nın hemen üzerindeki metin:
Oğuz Atay'ı anlamakta gecikmenin de özrü olur mu, denirse, olur elbette.
Zamansız gelmişti “Tutunamayanlar”.
Zamanında anlaşılmamasında, değerini azalttığını değil, çoğalttığını düşünürüm.
Kimselere yüz vermez bir yazar olan Oğuz Atay, verilmiş olanı yadsımanın sonucu olarak yazmıştı “Tutunamayanlar”ı. 1971'de çekilen fotoğraf neden sonra onu anlayacak düzeye geldiğimizde hiç yıpranmadan ortaya çıkınca, daha etkili olmamış mıdır?