AÇIK OTURUM:Romanımız özellikle 2. Dünya Savaşından bu yana toplumumuzun ve insanımızın gerçeklerini en geniş ölçüde sergiliyor. Attila Özkırımlı'nın yönettiği açık oturumda bu konunun nasıl işlendiği, hangi sonuçlara ulaştığını göstermeğe çalıştık. Hasan İzettin Dinamo, Kemal Bilbaşar, Erol Toy'un katıldıkları açık oturumumuzda çağrılı Tarık Dursun K. Bulunamamıştı. Sayın Tarık Dursun K'nın yazılı olarak verdiği görüşlerini de sayfalarımızda bulacaksınız.
A. ÖZKIRIMLI: Bugün burada Sayın Hasan İzzetin Dinamo, sayın Kemal Bilbaşar ve Sayın Erol Toy'la günümüz Türk romanının bizim insanımızı ve toplumumuzu, toplumumuzun gerçeklerini nasıl yansıttığını tartışacağız.
Önce konuyu Türk edeniyatı tarihi açısından ele alacağız. Çünkü hep biliyoruz, edebiyatın topluma yönelmesi, gerçekçilerle başlamış. Stendhal'in ünlü sözü var: ‘‘Romanın yol boyunca gezdirilen ayna'' olduğunu söylemesi, çağımıza doğru toplumcu gerçekçilikle birlikte daha geniş boyutlar kazanmış, hatta kimi toplumbilimciler onlardan yararlanarak, romanlardaki olayları veri kabul ederek toplumbilimsel incelemeler bile yapmışlar. Şimdi biz, önce Türk edebiyatında ilk romanlar, toplumumuza ne türlü ve nasıl açılmış, bu konuda konuşalım, sonra da sayın romancıların kendi romanlarından söz etmelerini isteyelim. Sözü önce Kemal Bilbaşar'a veriyorum.
Kemal BİLBAŞAR: “Romancılarımız her dönemde objektiflerini nereye tutmuşlar sa başarılı örnekler vermişlerdir.”
K. BİLBAŞAR - Ben söze edebiyat alanına girdiğim tarihten başlarsam, zaten gerçeklerin başlaması da bu tarihte, aşağı yukarı 40'larda olduğuna göre, bir aydınlatma olabilir. Benim edebiyata girdiğim yıl, 37 - 39 yıllar arası. 39'da kitabım yayımlandı. O dönemde, Osmanlı İmparatrorluğunun son dönemlerinde eser vermeye başlamış ve sonra Cumhuriyetin ve bizim ortaya çıkışımız zamanına kadar yazımlarını sürdürmüş bir roman mevcuttu. Bunlar, bir kısmı çok daha eski olduklarından kendi dönemlerini anlatıyorladı. Diğerleri, Cumhuriyet dönemine adapte olaya çalışmışlar, fakat iktidarın pelerini altında kimisi milletvekilliği yapıyor, kimisi elçiliklerde çalışıyor kimisi üniversitede kürsü sahibi. Bu sürede Türkiye'ye bakılırsa büyük bir köy manzarası mevcut. Nüfus 13 - 15 milyon civarında. Bu nüfusun yüzde sekseni kırsal bölgelerde yaşıyor. Kasaba tanımı iki binle yirmi bin arasında. Büyük şehirlerde toplanan nüfusun toplamı, yarısından çoğu da İstanbul'da oturuyor. Binaenaleyh, o dönem romancıları, gayet normal olaral kırsal bölgelerden, Cumhuriyetin ortaya attığı savlarla ‘‘köylü efendimizdir'' dedikleri bir sürede köylünün ezilişi var. Sonra, yaşam düzeni hiç değişmemiş. Yani bizim girişimiz bir tür başkaldırı şeklinde oldu ve o zamanın romanlarını da ben böyle değerlendiriyorum. Sonra, 2. ci Dünya Savaşı içerisinde karaborsacılıklarla, vurgunculuklarla kasaba eşrafı zenginleşiyor. Savaş biter bitmez o zamanın büyük şehirlerine yerleşiyorlar. Ticaretin ve henüz atılınmaya başlanmamış olan endüstri dalları içerisine girmeye çalışıyorlar. Bu yüzden bir taraftan köylerde nasibini arayan, orada kalmak isteyenler toprağın peşine düşüyorlar, büyük toprakların içerisine makineyi getirdiklerinden, köylü de topraklarından uzaklaşmış oluyor ve 46'dan sonra göçmeye başlıyor şehirlere. Gecekondu olayı da o zamanlara rastlıyor. Binanenaleyh, 1946-50'ye kadar olan Türk romanının tanıtmaya çalıştığı bu çevrelerdir. Kırsal kesim ve o eşrafın zorladığı, bunlara karşı direnme, direnmek isteyen memur takımının muvaffak olamayışı, lbunalıma düşmeleri ve kozaları içerisinde kalmaları, bunlar tanıtılmıştır. 50'den sonra iktidar değişikliğiyle beraber, liberal ekonomi, dışarıdan gelen borçlar, ticaret hayatındaki cansızlık, büyük yolların yapılması, az önce bahsettiğim o zenginleşen esnafın ekonomik alanda söz sahibi olmaları..
1960 yılına kadar köylerden şehirlere göç çok hızlanıyor. Şehirlerin etrafında gecekondudan duvarlar meydana geliyor ve o zaman bizden sonra yazı hayatına atılmış olan sanatçılar bu gecekondularda yaşayan, şehirden şehire göçen gurbet kuşlarını yazmışlardır. Yine de, sözü edilen köyden kente gelmiş olan köylüdür. Yani, köy romanı diye üzerinde fazla duruyorlar, aslında zorunlu konu, Türkiye'nin yaşam düzeni, sanatçının objektifini tuttuğu yerlerde bunlar var zaten. Ama 60'dan sonra iş tamamen değişiyor. O zaman Türkiye'de gerek devletin, gerek özel sektörün sanayileşme yarışmasına girmesi, endüstrinin gelişmesi bir proletarya sınıfını ortaya çıkraıyor ve bunlar örgütleniyorlar, yeni anayasanın olanaklarından yararlanarak, 1960 yılına değin köy enstitülerinin yetiştirdiği gençler de bu kırsal kesim romanlarını yazmaya katılıyorlar ve tabii onlar kendilerine enstitüde belirtildiği ölçüde enstitüyü kalkınmamızı hızlandıracak biçimde yorumlar getiriyorlar. Oysa tabii, o sav kendilerine göreydi. 1960 sonrası yeni anayasanın sağladığı haklar, özgürlükler, dediğim gibi, işçi sınıfının örgütlenmesi şehirlere gelen göçlerin sanayide görev alması hızlı bir kentleşmeyi de öylesine çabuk geliştirdi ki, ne devlet bunlara iş sağlayabildi ne de özel sektör. Bu yüzden kendilerine yeni bir olanak olarak ikinci bir vatana, yurtdışına Almanya'ya göçmeye başladılar. Yani bu dönemde artık yalnız köyde değil, kentin kenarlarında da değil, yurt dışında yaşıyor köylüler. Bu sırada çok çeşitlendi konular. Hem yer bakımından, hem insanlarımızın yeni yaşantıları bakımından romancılarımız üstlerine düşen görevi bence çok iyi yaptılar. Her dönemde objektiflerini nereye tutmuşlarsa başarılı örnekler vediler. Bir takım eleştirmenlerin kendi kendilerine çelişen sözlerle Türkiye'de roman kalmadığını iddia etmelerine rağmen, romanlar yerli yerinde duruyor bence. Ta Ahmet Mithat Efendi'den beri edebiyat tarihlerinde kalacağı iddiasında olanlar var. Bunların edebiyat tarihinde kalıp kalmasıyla değerinden bir şey yitirmiş olacağını sanmıyorum ben.
A. ÖZKIRIMLI - Teşekkürler Sayın Bilbaşar. Kısacası siz günümüz Türk romanının
toplumumuz be insanımızın gerçeklerini yansıttığı kanısındasınız. Sayın Dinamo, sizin düşüncelerinizi
öğrenelim. Türk romanı üzerinde neler düşünüyorsunuz?
H. İ. DİNAMO - 6 - 7 Eylül günlerinde Harbiye'de içerideydik. Elime bir kitap geçti.
Güzel bir kitap. Bu kitap, Yaşar Kemal'in İnce Memet romanıydı. Hayatımda korkunç bir heyecanla okuduğum ilk roman buydu. Bunu hapishaneden çıktıktan sonra kendisine de söyledim ve onu kutladım. Ondan sonra Türk romanı, yeni Türk romanı başladı ve gençler görünmeye başladı. Birer birer her yanda güzel romanlar baş verdi. Bunlar hep toplumsal romanlardı. Eski aşk romanları artık tarihe karışmışytı. Memelektçi, heyecanlı romanlar yazılıyor ve gençliğe sunuluyordu. Yaşar Kemal birinci kitabının arkasından daha birkaç kitap verdi. Bundan sonra Ankara'da başkaları görüdndü. Fakir Barkurt'lar, Talip Apaydın'lar bunları takip etti. İstanbhul'da 2. Dünya savaşının başlangıçlarında ilk güzel eserlerini vermiş olan Kemal Bilbaşar, arkasından Erol Toy salvo halinde roman yazmaya başladı: Kemal Bilbaşar'ın Kölelik Dönemeci, Kafkas insanlarının Osmanlı İmparatorluğuna katıldığı günlerin hikayesidir. İçinde korkunç şeyler vardır. Samim Kocagöz'ün yazmış olduğu Kalpaklılar'ın başlangıcında Yakup Kadri'nin ünlü Yaban romanı olduğu gibi, İnce Memed'in geçmişinde de Kuyucalu Yusuf vardı. Anadolu'nun göbeğinden helen Yalanların Öcü, Tırpan gibi sesler uzun süre geçilemedi. Attila İlhan roman alanında kendi çizgisini sürdürüyor. Erol Toy son günlerde Kuzgunlar ve Leşler adlı büyük bir roman yazdı. Osmanlı İmparatorluğunun tam ortalarında Kanuni devrinin ilerisinde ve gerisindeki zamanı kapsıyor ve pekçok bilgi veriyordu. Onu okuduktan sonra Osmanlı İmparaorluğu üstüne şimdiye kadar bilmediğim ekçok şeyi öğrendim.
A. ÖZKIRIMLI: Sayın Dinamo tekrar dneceğiz! Bu arada Erol Toy'u dinleyelim.
Çünkü Erol Toy romanlarıyla daha çok Türk tarihinin gerek ekonomik gerek siyasal gelişimini dönem dönem işleyen bir yazar olarak görünüyor, tarih üzerine araştırmaları, çalışmaları olduğunu da biliyoruz. Bir genel değerlendirme de ondan isteyelim, sonra tekrar romana döneriz.
E. TOY: Ustalarımız değerlendirmelerini , yapp, sağlam verilere dayanarak bu arada beni de utandırarak birtakım saptamalar yaptılar. Fakat her zaman olduğu gibi neyi naısl öğrendiğimi anlatmayı yine bana bıraktılar. İsterseniz konuşmanın başına dönüp romanı ve Türk romanını başından özet biçiminde alığ bölelim ve onun üzerine bugünkü romana girme yolunu seçelim. Benim görebildiğim kadariyle roman denilen yalnızlık dostu şehirleşmeyle ve buna paralel olarak yazının bulunmasıyla başlıyor. Papirüse kaydedilen ilk romanlar bir memurun, bir bürokratın başından geçen yaşam öyküsüyle bir denizcinin denizci Ulistat'ın serüvenlerini anlatan ve sonra bir versiyonunu Arap edebiyatında gemici Sinbad, Grek edebiyatında Ulysse dite gördüğümüz hikayenin yazıya geçmesiyle karşılaşıyoruz. Bundan sonra uygarlığın yazı ve şehirleşme paralelinde Babil'de, Hind'de, Çin'de ve oaradan Doğu'ya doğru, yeniden Batı'ya yönelerek gelişmesini adım adım seyretmek mümkün. Üstelik çok ilginçtir, Çin'de üçe ayrılıyor roman: Taoizm liderliğinde mistik roman ve Zo'nun liderliğinde ikisinin arasında liberal ya da romantik diyebileceğimiz roman tarzı. Bizde, bizim kanalımızla bütün uygarlıkların geçiş noktasındaki Hazar İmparatorlukları yahut Türklerin doğudan aldıklarını batıya doğru kendileriyle birlikte yöneltme, uygarlık aracı olma dönemiyle birlikte çok ilginç versiyonlarla karşılaşıyoruz. Örneğin Dede Korkut kitabı. Eğer bir toplumsal roman olarak değerlendirilip düzene konularak okunsa ve yazıdlığı şekli bulunabilse sanırım günümüzde bile ilginç bir roman olarak okunabilir. Örneğin Düsturname - i Enveri. Selçuklu döneminde Çaka Bey, aşık olduğu Bizans prensesine acaba Acem'in hazinelerini mi yoksa Ege denizindeki adaları mı ster diye sorar. Vuslatı karşılığında adaları alığ hediye eder. Romanda bu kadar da fantezi ve gerçek yanyana yürümektedir. Arkasından mesnevi diye bilnen ve galiba her zaman olduğu gibi çeviri hatalarından doğduğunu sandığım bal gibi çeviri hatalarından doğduğunu sandığım bal gibi roman olan ve içinde şiir çok az bulunan, hele ilk yazımlarında hemen hemen şiir yok denecek kadar az olan ünlü İskendername. Yazarı kendi romanında yazığı sınırların bir devlet yapısı haline gelmesinden; yaşasaydı kimbilir ne kadar mutluluk duyardı. İskendername'de çizilen sınırlar Kanuni döneminde Osmanlı İmparatorluğunun sahip olduğu sınırlardır ve yine çok ilginçtir Topkapı'dak müshada hemen hemen bütün padişahların bunu okudukları notu var. Bunun arkasından Arap edebiyatıdaki o büyük aşamayı da gözönünde bulunarak, Türkiye'yi de bırakmadan batıya geçelim: Cervantes'le başlayan yol. Oradan tekrar Ahmet Mithat Efendiyle bağlandığını zannettiğimiz ama 16. 171, 18. yüzyıllarda batıdaki akımlarla paralel, hatta bazan önde giden romanlara malasef yayımlanmadığı için okuyamadığımız veya ancak araştırmacıların okuyabildiği pekçok romana sahip olan Osmanlı kültür mirası ne yazık ki günümüzde romanın başlangıcı denilince Ahmet Mithat Efendi ve Namık Kemal'le yetinmek zorunda kalıyor. Ama Batı romanında da Cervantes'ten Daniel de Foe'ya, Balzac'a ve ordan Rus büyüklerine kadar geçtiğimizde hep şunu gözlemliyoruz: roman şehirleşme, yazı ile pararlel, daha doğrusu okumakla paralel gidiyor. Çünkü şehirleşme kırlarda patriarkal nitelikteki isnanların yani doğayla yaşamaya, doğayla savaşım halinde ve doğanın güzelliklerini de doğal olarak yaşamaya alışkın insanların birdebire durvarlar arasına hapsedilmesi ve kendinde eksiklik duyduğu doğa özlemini karşılaşayan kültürel araçlara başvurduğu zaman meydana çıkıyor. Geliyorsunuz, bir çiçek yok, bir ağaç yok, sadece yollar, havada bir avuç gökyüzü ve etrafınızda beton veya taş ya da boyanmış tahta yaptılar. Ordan kurtulup doğal olanı, doğaya ait olanı aradığnız zaman, bunu size verebilecek olan resimdir, şiirdir, tiyatrodur ya da müziktir. Zaten bunların gelişmesi de bu oluşumlarla birlikte meydana geldiğinden galatı oradan geliyor. Roman burjuva sanatıdır. Galat da oradan doğuyor. Ve burjuva sanatı dediğimiz zaman kapitalistlerin roman yazdığını sanıyoruz. Oysa, kapitalistleşmeyle, şehirleşmeyle birlikte oluşan bir oldu. İşte bu olgu Osmanlı toplumu ve daha sonra Cumhuriyet toplumu, bir kısa dönem dışında şehireşmeden uzakken romanının belli bir oranda olmamasına dayanıyor. Çünkü yazı yoktur Osmanlı toplumunda. Yani basım halinde yoktur. Roman yazılmamış mı, yazılmış. Hikiaye yazılmamış mı, yazılmış. Ama hattatların einde çoğaltılabildiği kadar yazılmış. Okur - Yazarlık yasak edildiği için alıcısı olmayan malın satıcısı da olamayacağından sadece biraz önce Kemal Bilbaşar ustamızın belirtitği gibi sofra yazarlarıyla sokak yazarları diye ayırabileceğimiz türler meydana gelmiştir ve yazarlarımız saray için yazmışladır. Ondan sonraki kültür araştırmacıları saraya pek uğramadıkları için olarak, bütün o yazılanları ne yazık ki çıkarıp bizleye sunamadılar ve tek tek kişilerin de zaten yabilecekleri bir şey değil.
Meşrutiyet romanının ise bir özelliği ülke sorunlarının insanı bütünüyle meşgul etmeye başladığı dönemlerin romanı olmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu gümbür gümbür çatırdamakta. Çatırtıyı duymayan yok. Duymadıkları için de biz ne yapalım ki, nasıl yapalım ki bu çatırtının önüne geçelim ya da en azından duymalıyım telaşı içinde roman yeniden su yüzüne çıkıyor ve tabii belirli şehirlerde su yüzüne çıkıyor. İstanbul'da meydana çıkıyor. Mesela Halit Ziya'nın yazdıklarını bir Anadolu kasabasında bulamazsınız eğer oradan biri İstanbul'a medrese okumaya gelmediyse. İstanbul'da, İzmir'de, Selanik'te ve daha batı bölgelerinde matbaanın yaygınaşmasıyla birlikte bölgesel basımlar halinde çoğalıyor ve kitapçılar eliyle satılıyor ve bu da kokunç bir Avrupa rekabetine uğruyor. Çünkü Şark ekspresinin Paris'le İstanbul arasındaki mesafesi kadardır Paris'te veya Londra'da yayınlanan kitapların İstanbul'da bulunması. Üstelik o zaman Osmanlı lirası da altın lira olduğu için kitaplar Türkler için İngilizlerden ve Fransızlardan daha ucuzdur. Osmanlı aydını da dil bildiği için bütün bu kitapları edinebilmekte, okuyabilmekte ve Türkiye'de ister istemez daha önce başlamış bulunan yabancı okullar, yabancı teknolojinin yanına bir yabancı ideoloji de yerleşmeye başlar. Bu başlangıç, Türk aydınını batılı gibi düşünmek, batılı gibi yazmak, batılı gibi söylemek alışkanlığına getirir. Vakta ki, Kurtuluş Savaşı gelir, Osmanlı aydını kendini korkunç bir boşlukta hisseder. Cumhuriyet aydını ve en başta Mustafa Kemal yazıyı değiştirir. Yazının değişmesinden sonra şöyle bir hatırlatma yapmak belki yararşı olur: 1927'den 1960'a kadar kültür birikimi taşıdığını iddia edebileceğimiz 600'e yakın kitap yaınlanır. Bu ortalama yıllık 20 kitap demektir. Yılda 20 kitapla yetişmiş aydınlarımızın okumaktan çok okumamaya dönük olmaları doğaldır ve bu dönüklüklerinden ötürü de ustalarımızın yaptığı daha bir gözümüzde büyür. Yakup Kadri, Halide Edip ve Reşat Nuri üşlüsünden sonra diyelim bütün isimler unuttuklarımız bağışlasınnlar, Sait Faik, Sabahatitn Ali, Kemal Bilbaşar, Nazım Hikmet gibi ustaların neşvü nema vermesi gerçekten büyük kahramanlık, çünkü okuması olmayan bir toplumda yazmaya yöneliyorlar. Bu yöneliş artık biten bir sarayın, kaybolan bir boşluğun yerini doldurmaya dönük ve toplumsal yapıyla bağdaşık bir özellik taşımak zorunda. Bu zorunluluk hemen Nazım'ın, Sabahattin Ali'nin başına gelenlerle birlikte arkasından Dinamo ustamızın, Kemal Tahirlerin yedikleri şamarla da bambaşka bir suskunlukta, hislere ynelik ve izne mebni bir yayın ve bir yazım düşüncesini geliştirir, bu da batıda o anda yakaladığımız bir versiyondur. Tıpkı elektirği imal etmeden ampulü koymamız gibi. Orada en son, batıda okuyanb romancı arkadaşımızın en son akımı getirmesiyle Türkiye birdenbire bu yarışın içinde bulur kendini. Ama bunun yanında gereksinimlerin doğurduğu köy enstitüleri okuyucuyu bollaştıran ve o okuyucuyu kendini anlatarak, kendi sorunlarıyla bağdaşacak yazım ürünlerine yönelten bir potansiyel doğurunca beklerler. O boşluğu hapistekilerle susturulmuşların dışıda yeni ngelen insanların doldurulması kaçınılmazdır ve arkadaşlarımızın çok havadan, ‘köy romanı tu kaka' şeklinde değerlendirmeleri Türkiye'nin toplumsal ve kültürel mirasındai büyük bir varyantı inkar etmekten başka bir şey değildir. Eğer ülke köylü toplumunda meydana geliyorsa köylü romanı yazılmalıdır. Yazılmak zoruludur. Ülke, yine Bilbaşar hocamızın belirttiği gibi şehirleşmenin getirdiği ve artık insanların yalnızlıklarında dost aramaya başladıklaro dönemlerin karşılığını verecekse orada da iki tür ortaya çıkar: Çin'den bu yana aldığımız natüralist, materyalist romanla idealist roman. Daha önce geliştiğini sanan ve başka bir ideolojinin hamurunda yoğrulmuş insanların istedikleri nahif, üretici olmayan, yaratıcılığa dönük roman türü. Ülkemizde de bu vardır zaten. 1950'lerden sonraki romanımızda hiç inka edemeyiz, bir tarafta Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Selim İleri'ye uzanan bir çizgi, öbür tarafta Kemal Bilbaşar, Kemal Tahir, Dinamo, Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve Sabahattin Ali çizgisiyle gelip diğer arkadaşlarımıa ulaşan bi başka roman tarzı. Bunlar her zaman olaaktır, eğer yasaklar koymazsak, şu romandır, bu değildir şeklinde değil, herşeyi kendi yerinde değerlendirirsek, bu çizgisel gelişimin içinde mevcut olan romanımız yarın da var olmaya devam edecektir.
A. ÖZKIRIMLI - Sayın Bilbaşar, sizin romanlarınızla ilgili bir soru yönetlmek
istiyorum. Biz sizin ilk romanlarınızda, deniz insanlarını bulmuştuk. Denizin Çağırışı, sonra kasaba, köy çevrelerini anlatıyordunuz. Ama sonra bir gün, karşımıza bambaşka bir çevreden bir romanla, Cemo'yla geldiniz. Başka olayları yansıtıyordunuz. Tarihsel bir gelişim vardı bu romanda. Cumhuriyetten başlayarak günümüze değin uzanıyordunuz, sonra da Memo'yla birlikte!.. Şimdi size sorsam ben, acaba bu romanınızda toplumsal gerçekleri yansıtma kaygısı nerden, hangi amaçtan kaynaklanıyor, sizin sanat anlayışınıza yön veren ilkeler ve romanlarınızdan örnekler vererek bize açıkyabilir misiniz?
K. BİLBAŞAR - Benim edebiyata girişim mesleğimle ilgili. Bir yerde çocuk yetişitiryoruz öğretmen olarak. Ama i,yetiştirdiğimiz öğrencileri sonradan izleyemiyoruz, ne kadar izlemek istesek de. Sonaradan uazıyla onlatla bir bağlantı kurmak tasarısıyla girdim işim içine. Ben bir şey öğretmek amacıyla - okulda zaten tarih öğretmeniydim - memleketimizi ta başlangıcından itibaren tarihsel olarak anlatıyordum romanımla birlikte. Buradan girince, büyük halk topluluğu karşımıza çıkıyor. Yalnızca kitleler üzerine değil, büyük halk topluluğuna dahitap etmek gereği oluyor. O zaman halkçı bir yöntemle yazı yazmak ve onlara anlatmak istediklerimizi kendi yaşamlarıyla ya da memleketimizdeki yaşamı iyi veya kötü yönleriyle tanıtmak için. Ta başlangıçtan, özellikle halkın öoğunluğu bulunan kırsal bölgelerde bir sözlü yazım var. Sonra bir meddah öykücülüğü var. Yani onların deyişlerinden, onların tarzından yararlanmayı yeğ gördüğüm için öyle yaptım. Gayet tabiidir konuları yakın çevreden alıyordum. Fakat insan yazdıkça bir takım yerlere ulaşıyor.
Köy enstütülerinin faaliyeti, onların kapanması, sonra, köylünün yerinden yurdundan edilmesi, bütün bunlar en çok kayba uğramış yer olarak, memlekette doğruyu gösterdi bana. Somur olarak en haşin örneğini belki de orada bulacağımdan dolayı ordan seçtim konuyu. Feodal düzen içerisindeki insanların yaşamları- sorunları küçük tedbirlerle, çevrede bir takım aydınların ya da subayların yardımlarıyla çözümlenemez. Yapılacak olan şey kökten yapılırsa yararlı olacaktır. Bunları anlatmaya çalıştım. Sonra da başlagıca gittik, oradan günümüze gelmek isityorum ama ömrüm vefa edecek mi bilemiyorum.
A. ÖZKIRIMLI - Sayın Dinamı, sizin iki tane büyük romanınız var, iki anıt: Kutsal İsyan ve Kutsal Barış. İiki büyük yapıtta da Cumhuriyet Türkiye'sinin oluşumunu anlatıyorsunuz. Bunlar hem Mustafa Kemal'in romanı, hem Türk halkının romanı. Zten siz de bir konuşmanızda bunlara kitle romanı adını veriyorsunuz. Bize acaba neden böyle dev bir işe giriştiğinizi anlatabilir misiniz?
DİNAMO: Bunların kökleri, Beykoz'da bir yetimhanedeyken 10 yaşında çocuktuk, etrafımız İngiliz askerleriyle doluydu, bir gün 16Martta İngilizler İstanbul'u işgal ederken, okulun camlarına ateş ettiler, bizi alıp dağa götürdüler, 500 öğrenciyi, ufacık bir yere hapsettiler, bizi makinalı tüfeklerin karşısına dizdiler ve korku içinde yaşattılar saatlerce. Yunan'lılar her allahın günü bize küfür ederlerdi. Biz Anadolu'ya gidiyoruz, Mustafa Kemal'i öldürüp sizi de şöyle yapacağız, böyle yapacağız. Yani bizi çocukluktan Kuvayi Milliye'ci yaptılar. Öğretmenler her akşam gelip bize gizlice gazete okurlardı. Ben Sivas öğretmen okulundayken bu heyecanla piyesler yazdım ve kolordunun sahnesinde oynattım. Sivas heyecandan kırıldı. Fakat hiçbir vakit ulusal kurtuluş savaşına ait derin bir malzeme ele geçieremedim. Çok kitap aradım, orada kolordu komutanına, subaylara sordum. Hiçbirisi bana tam bir bilgi veremedi. Ondan sonra, savaş üstüne bilgi toplamaya başladım. Okudum, kitap topladım, 20 sene durmadan çalıştım. 1950'lerde birinci cildi yazdım. Daha önce yazdığım kitaplar kayboldu. Polisler zararlı sanıp alıp götürüyorlardı, yeniden yazıyordum. Hürriyetçi subaylar gelince birinci cildi yazıp hızlı bir şekilde devam etmeye karar verdim. 50 yaşındaydım, Gaston'un bir kitabı geçti elime, '50 yaşında insan gençtir' diyor. Bu yaşta insan her şeyi yapabilir. Bir taraftan onu okudum, bir taraftan da kopuk izncirleri bağlayarak süratle harekete geçtim. Birkaç cildi birden hazırladım. Ondan sonra Mehmet Ali ilk kitabı yayınladı. Gençliğimden beri içimde birikmniş hınçları yoğura yoğura hazırladım o kiabı. Ötekini de Mustafa Kemal'i ebediyete yolcu ettikten sonra tamamladım.
A. ÖZKIRIMLI - Sayın Erol Toy, belli dönemleri anlatıyorsunuz, Türkiye'nin
tarihsel, toplumsal, siyasal oluşumunda. Özellikle bunu seçmişsiniz. Romanlar birbirini tamamlıyor, ele alınan kişiler, konular bakımından. Neden böyle bir roman anlayışına yöneldiniz, ne yapmamk istiyorsunuz?
E. TOY - Toplumu romanlaştırmak zor. Yalnız insanlarda olduğu gibi toplumlarda da belleğin çalıştığı zamanlar vardır. Bir insan aşık olmuşsa o anı hiç unutamaz. Askerlik arkadaşlığı, hastane arkadaşlığı, hapishane arkadaşlığı, yani insan hayatının önemli saydığı anların unutulmazlığını belirten yerlerde insan dramı oluşur çünkü. Toplumun dramı da, toplum hayatının unutulmaz saydığı dönüş noktalarıdır. Orada sınıfsal yapı kristalize hale gelir. Mesela bir Kurtuluş Savaşı. Avrupa'yı tutanlarla Anadolu'yu tutanlar kendiliğinden ayrışırız. Bir taraf vuruşur, öbür taraf sığınır. Mesela bir büyük grev anı. Bir taraf grev kırıcısıdır, bir taraf grevi yürütendir. Bu, dediğim gibi, adamın ya da kadının aşık olduğu zamanda toplumun kendi dönemecini aştığı zamandaki kristalizasonu sergilemek ve orda ayrışan ipuçlarını yakalamak. Biraz önce Kemal Bilbaşar ve Dinamo ustamızın belirttiği genel yapı. Nedir Türk toplumu? Türk toplumuna dönük bir iş yapıyorsanız, bunun sahip olduğu miras nedir? Hangi mirasın ürünüdür ve hangi mirası harcamaktadır, veya hangi mirası artırmaktadır. Bunu arayıp bulabilmek, bilmin göreviyken, çok uzun zaman romanın şiirin, piyesin, resmin, müziğin üstüne kalmış. Anadolu da vasi, her türlü verime sahip. Döndüğünüz zaman bir yerden yakaılıyorsunuz, şiire dönüyorsunuz, br bakıyorsunuz Yunus.. Biz romana dönmek istediğimizde büyük bir estetik kaynak bulabiliyoruz. Çünkü doğuyla batının, kuzeyle güneyin kesişmesi.. Bilbaşar ustamızın müthiş çıkışı nedir? Anadolu toprağının verimini yazıya dökebilme. Bunların arasında bir şey yapabilmeye yöneldiğiniz zaman, dediğim gibi ya estetik taze uygun bir yer seçeceksiniz, okuyucuya mı, yığına mı seçimini yapacaksınız. Zümreye yaparsanız, bunalım estetiğini seçeceksiniz, yığına yaparsanız, alışkanlığına ve geleneklerine yenilikler yapacak bir estetiği seçeceksiniz ve buna göre de toplumsal yapıdaki dönemeçleri tıpkı insan yapısındaki dönemeçler gibi seçeceksiniz. Benim yaptığım da bu seçimdir.
A. ÖZKIRIMLI - Söyleşimize katıldığınız için teşekkürler. Gördüğüm kadarıyla, Türk romanının toplumsal yaşayışımıza bağlılığı, toplum gerçeklerini yansıttığı konusnda birleşildi. Özellikle toplumcu gerçekçi edebiyatın toplum sorunlarını işlemesinin önemine değinildi. Belki bu açıdan öykümüz ve romanımız, toplumbilimsel araştırmalar için zengin bir kaynak. En azından öncü. Toplumu, insanımızı, genellersek hayatı kavraamızda önemli bir işlev yüklenmiş. Hep böyle olmasını dileyelim.
EROL TOY: “Arkadaşlarımızın çok havadan, köy romanı ‘tukaka' şeklindeki değerlendirmeleri Türkiye'nin toplumsal ve kültürel mirasındaki büyük bir varyantı inkar etmekten başka bir şey değildir
HASAN İZZETTİN DİNAMO: “Gençliğimden beri içimde birikmiş hınçları yoğura yoğura hazırladım kitabımı
TARIK DURSUN K: “Toplumbilimciye asıl yol gösterici olan romancıdan çok gazetecidir”
TARIK DURSUN K.
GÜNÜMÜZ TÜRK ROMANINI DEĞERLENDİRİYOR
Bugünkü romanımız, bizim insanımızın ve toplumuzun günümüzdeki gerçeklerini nasıl yansıtıyor? Bana göre, yazarına göre yansıtıyor. Ne demek “yazarına göre yansıtıyor?” Şu demek: Her yazar, kendi bakış açısına, kendi yorumuna, kendi düşünce ölçeğine uygun olarak insanımızı ele alıyor. İnsanı, toplumdan soyutlayabilir miyiz? Kuşkusuz, hayır! Böylece işin içine toplum da ister istemez katılıyor demektir. Hem insanı ele alıp anlatacaksınız, hem onu toplumla özdeşleştireceksiniz, hem de günümüzün gerçeklerinden uzak tutacaksınız, öyle mi? Olmaz myle şey! Olmayacağına (olur bal gibi, diyenler beri gelsin!) göre, ikinci ister istemezlik kendini duyuracak, günümüz gerçekleri de bu ikisiyle birlikte koşut düşürecektir yazarca.
Biraz daha açayım: Yaşar Kemal'i ele alalım sözgelişi, Çukurova gerçeği ilk kez, büyük yaygınlıpını Yaşar Kemal aracılığıyla kazanmıştır. Orhan Kemal vardır ondan öncesinde; ama toprak sorununa, toprak ağalığına, pamuk ırgatçılığına yoğun bir biçimde eğilip onları hikayelerine, romanlarına sokan Yaşar Kemal olmuştur. Gerçi Çukurova, Türkiye değildir, olsun! Ne var ki, büyük bir kesittir, büyük bir kesimidir Türkiye'nin. Üstelik, ilk makineli tarıma geçiş dönemi, burada denenip yaşanır. Ağalık düzeni, büyük çapta orada değişikliğe uğratılır, kuşkusuz onların yayrına ve onların çıkarına.
İşin başı için, CHP'nin içinden Demokrat Parti'nin doğmasına neden olan ünlü Toprak Kanunu'na kadar uzanabilir pekala. Siyasal iktidar gücü, bu Demokrat parti ile daha bir pekişir. Öte yandan, tarihsel ve ekonomik zorunluluklar yüzünden sanayileşmeye yönelme, sonraları önüne dikilip engel çıkaran olarak hep bu toprak burjuvazisini bulacak; yerini saptamakta güçlük çekerken bürokrasi, orada dengeyi bir türlü sağlayamayacaktır. Toplumsal dengesizliğimiz de buradan kaynaklanacaktır en çok.
Yaşar Kemal, bunu iyi gözlemler. Bilinçli mi, sezgileriyle mi, bilemem orasını. “İnce Memed”de düşler, sisler puslar arasından bakar olguya. Masal tutkunluğu ve yazı gevezeliği olmasa, İnce Memed'i Robin Hood'luktan çıkarıp çağdaş bir kahraman düzeyine indirgeyebilse, birincilik bayrağı Yaşar Kemal'de kalabilirmiş.
Orhan Kemal, ne d eolsa okumuş yazmış, siyasal bilinci olan bir babanın oğludur. Olanca “avare”liğine karşılık, “Bereketli Topraklar Üzerinde”de kalın çizgilerle Çukurova değişkenliğini verir bize. Dıştan bakıldığında yarı serüven yarı aşk romanı havasını duyurursa da “Hanımın Çiftliği”nde Yaşar Kemal'i yaya bırakan bir gerçekçiliktedir. Ne var ki, günlük yaşam kaygısı, Orhan Kemal'i bu denli olgular üzerinde gereğince durmasını engeller. O yüzden, alan Yaşar Kemal'e kalır ve o da beklenmedik bir destan soluğuyla birbiri arkasına Çukurova gerçeğini getiriğ gözlerimizin önüne serer: “Orta Direk”le, “Yer Demir Gök Bakır”la, “Akçasazın Ağaları”yla “Yusufçuk Yusuf”la, “Demirciler Çarşısı Cinayeti” ile...
Yaşar Kemal'den Fakir Bayburt'a geçebiliriz: Yaşar Kemal ne denli Çukurovalı ise: Baykurt, o denli Ege Anadolusunun anlatıcısıdır. Üstelik, Yaşar Kemal'in savrukluğu, önlenmez romancı boşboğazlığına karşılık, Baykurt eni konu ölçülübiçili bir anlatımı yeğler. İlk ilginç romanı “Yılanların Öcü”ndeki içerik aykırılığını saymazsak, öteki romanlarında hemen toplanır; dürüst bir çizgide insanımızın, toplumumuzun gerçeğini aşama aşama günümüze kadar getirir.
Kuşkusuz, Türkiye ne Yaşar Kemal'in Çukuroavası, ne de Baykurt'un Ege Anadolusu değildir. Deniz romantizmiyle Halikarnas Balıkçısı, bize Ege kıyılarındaki deniz insanlarının yaşadıkları küçük kasabacıkları; Talip Apaydın, orta Anadolumuzu, Zeyyat Selimoğlu Karadeniz Anadolusunu; Samim Kocagöz Egenin iç kesimlerini (Ege taşrası, en güzel Kemal Bilbaşar'da romanlaştırılmıştır, unutmamalıyım onu) bize içtenlikle anlatırlar. İçtenlik sözcüğü belki uymadı buraya, olanca gerçekliğiyle demeliydim, daha doğru olurdu elbet.
Bu saydığım yazarlar, bizim için birinci kuşaktırlar. Kendi kuşağımdan Buyrukçu, özellikle “Kavga”sında, dışarlıklı insanların İstanbul'un kenar köşe semtlerindeki yaşantılarını zamanına, hikayelerine konu ediniz. Bu dışarlıklar, artık bizim insanımız olmuşlardır ama tam kaynaşık sayılmazlar. Hep geldikleri yörelerin özlemini yaşatırlar içlerinde; “Bizim Rumeli var ya...” diye başlarlar, sürdürürlerç Buyrukçu'nun en güzel romanıdır bu, yazık ki arada gürültüye gelmiştir.
Abbas Sayar yaşlı başlı bir yazardır. Fakat “Yıklı Atıyla “Yorganımı Sıkı Sar”la birden bizi orta Anadolu'ya götürmüştür. Ömer Polat çok doğuya, Ümit Kaftancıoğlu Kars illerine, Fazlı Yalçın daha ortalara, Bekir Yıldız hızlı bir döndürüşle güneydoğu Anadolu'ya yollandırır bizi. Başara'la Yaman Koray; Marmaranın ucunda, Ege'nin başlangıç noktasındadır. Bunlara, bu yazarlara başkalarını da katabiliriz: Ben hep İzmir'i anlatmaya çalıştım, bir koca kasaba gibi gördüm o kenti; belki değildi, belki bben kentin kasaba kesiminde yaşıyordum, olabilir. Yenilerden Burhan Günel, İskenderun'u anlatıyor okuruna. Sait Faik şaşırtıcı bir İstanbul'u, bayan Füruzan da öyle; Selim İleri, benim varolduğundan kuşku duyduğum bir yerleri ve insanları inanmamışlık ve tatsızlıkla aktarıyor. Attila İlhan'a gelince.. Ben onun sıradan bir okuruyum; o denli şiirli yazıyor ki romanlarını, şiirin tozundan dumanından gözlerim ne kahramanlarını görüyor, ne de getirip önüme sermek istediği gerçeklerimizi.
Uzun sözün kısasında demek istediğim şu: Her yöreden ve her bölgeden yazar çıkmıştır bizde; bu yazarlar, genelde yaşamsal birikimlerini kullandıklarından (bence bir yazar için akıllıcası da budur) bölge bölge ve yöre yöre insanımızın ve toplumumuzun, dolayısıyla günümüzdeki gerçeklerini yansıtmaktadır. Bunları bir araya getirdiğimizde bütünleşir, Türkiye gerçeğini ortaya koyarlar hepsi.
Ben, işe şiirle başlladım, çok sürdürmedim, hikayeye geçtim önce. Hikayesiyle, romanıyla geçimimi sağlama olanapı bulmadığımda (ne mutlu o olanağı bulanlara!) bu ikinci, daha doğrusu bir birinci iş olarak gazeteciliği seçtim. Gazetec, romancının farkına varıp vurguladığı gerçekleri göremez deniyor. Bu yanlış bir kanı bence. İçinde, hala meslekte olduğum için söylüyorum bunu; aslında gazeteci, insan gerçeğini de, toplumuzun günümüzdeki gerçeğpini de bir roancıdan çok daha iyi görürü, farkına varır, görür fakat vurgulayamaz diyecektim. Nedeni, gazeteci, romancı değildir. Zamanı yoktur, edebiyat yapamaz, yapmaması mesleği gereğidir. Günle yarışır. Gerçeği yakaladığı an, gazeteciliğin kurallarına uydurarak aktarır onu. Alır, bulur, çoğu kez kaynağına da iner; getiriğ okurunun gözüne dayar. Yorum yapmaz, kendinden “bir şey” katmaz. Yalındır yazdığı, kurla uygundur. Sağlam ve yalansızdır. Düş'e yer yoktur.
Toplumbilmiciye (toplumbilimcinin akıllısına) asıl yol gösterici olan, roancıdan çok gazetecidir. Romancı ne de olsa edebiyatçıdır, saptırabilir, çaptırabilir; kendi beğenisine, kendi düşünce yapısına uygun düşürüp onu kendi biçimselliğinde yoğurabilir. (Burada bir örnek vereyim kendimden: “Alçaktan Uçan Güvercin”i Hürriyet Gazetesinin birinci sayfasında yayınlanan gerçek bir haberden aldım. Bunun altında bence ne tür bir “şey” yatabilir ki.. diye düşündüm. Kurguladım sonra.. Haberi saptırdım, kendi görüş ve roman anlayışıma uygun bir düzende yeni baştan kurdum, değiştirdim, bozdum)
Gazetecinin farkına varıp gördüğü gerçekleri bir yana koyp romancının romansal gerçeğine bakarak bir ülke, o ülkenin toplumsal gerçekleri ve o ülke insanı üzerine yargıya varacak bir toplumbilimciye bilimselliğinden kuşku duyarak bakmalı.
Son olarak şunu söylemeliyim: Romana ve romancının gücüne saygı duyuyorum; California şeftali bahçelerini ve şeftali toplayıcılarının durumlarını gazeteler zamanında çok yazmış çizmiş olabilir, ama hiçbiri Steinbeck ve “Bitmeyen Kavga” ya da “Gazap Üzümleri” kadar kalıcı olamamıştır. İnsnalar yalın gerçeği sevmezler, hoşlanmazlar ondan. İlle de romanın ince tülüne, dilin edebiyatlısına, yarım da olsa, ille de düşselliğe sarıp sarmalanmış olsun isterler. Roman, bunu verir onlara. Hele dozu iyi ayarlamasını bilen ustaların romanlarına pek bayılırlar. Adem ile Havva'dan bu yana habire örtünen, habire kılıklar, giyim kuşamlar değiştiren insanoğlundaki çıplaklıktan kaçışı siz neye yoruyorsunuz Tanrı aşkına?
Varlık Dergisi - Eylül 1981 - Sayı: 888 Sayfa: 13 - 14 - 15 - 16 -17