Tanzimat romancısı için önemli olan iyi bir roman yazmaktan çok, kendi fikirleri roman yoluyla okuyucuya aktarmaktır. Bu kimlik en çok Tanzimat romancılarından Ahmet Mithat Efendi'de görülür. Yazıda tek tek üzerinde durulan Tanzimat romancılarının genel özelliği ise eğitimci ve ansiklopedist olmalarıdır
Tanzimat romanında anlatım, dramatik, gösterici değil, aktarmacı, yorumcu anlatımdır. Okuyucu romandaki olayları kendi gelişmeleri içinde izlemez, olanları yazar onu aktarır ve hemen arkasından da olayların yorumunu yapar. Okuyucuya kendi anlayışına göre bir yorum yapma fırsatı vermez, ona neler düşünmesi gerektiğini bildirir. Okuyucuya doğrudan hitap eder, kendi fikirlerini söyler. Okuyucuyla konuşma yöntemi romanın akışını durdurur ve ilgiyi yazarın düşüncelerine çeker.(1) Zaten istenen de budur. Yani, çoğu Tanzimat romancısı için önemli olan iyi bir roman yazmak değil, kendi fikirlerini roman yoluyla okuyucuya aktarmaktır.
Müdahaleci yazar kimliği, en çok Ahmet Mithat'ta görülür. Eflatun Bey ve Rakım Efendi ile Henüz Onyedi Yaşında romanlarında Ahmet Mithat devamlı hikayeyi kesip araya girer, okuyucuya hitap eder, soru sorar, kendi fikrini açıklar ve romanın konusu ile ilgisiz bile olsa, çeşitli konularda okuyucuya bilgi verir. Dürdane Hanım romanında ise müdahalecilik dahaaz görülür. Çünkü bu bir macera romanıdır; gayesi eğitmekten çok, heyecanlı olaylar dizisini kesmeden okuyucuyu eğlendirmektir.
Şemsettin Sami de Taaşşuk-u Tal'at ve Fitnat romanında okuyucuya hitap eder, kendi fikirlerini söyler. Müdahaleciliği o dereceye varır ki, romanın ortasında, sonunda ve Tal'at ve Fitnat'ın öleceklerini açıklar.
İntibah'ta Namık Kemal'in, Sergüzeşt'te Sami Paşazade Sezai'nin varlıkları tüm roman boyu hissedilir. Araya girip fikir beyan ederler ve romanın konusu dışına çıkarak değişik konularda eleştiri yaparlar.
Araba Sevdası'nda Recaizade Ekrem, pek konuyu kesip araya girmez, ama varlığını devamlı hissettirir. Okuyucu olayları meydana gelirken izlemez. Tüm olanları yazar, bilir ve bunları okuyucuya yavaş yavaş açıklar. Yani anlatım gene gösterici değil, aktarmacı anlatımdır.
Mehmet Murat, Turfanda mı, Turfa mı? romanında, Nabizade Nazım ise Zehra'da aynı aktarmacı anlatımı kullanır.
“İlk Türk romanlarında nasıl dramatik anlatım ender kullanılıyorsa ve kullanıldığı zaman bile doğru yorumu vermek isteyen yazarın müdahalesiyle birlikte gidiyorsa, kişileştirmeler de tümüyle davranışçı olmayan bir açıdan yapılır. Yazar kahramanları hareketleriyle ve konuşmalarıyla çizeceğine, sürekli olarak onların düşüncelerini ve ruh hallarini çözümler ve değerlendirir.”(2) Yazar okuyucuya kahramanlarının nasıl insanlar olduklarını anlatır, nasıl değerlendirilmeleri gerektiğini belirtir. Yani romandaki kahramanlarla okuyucu arasında gene yazar vardır.
Tanzimat romanında yazarın bu denli ön planda olması, birkaç etkene bağlanabilir. Bunlardan biri, geleneksel anlatı türlerimizdir. Roman, tür olarak Batı'dan alındığı halde, birçok tanzimat romanında teknik olarak meddah hikayelerinin etkisi görülür. Dil, üslup, yazarın okuyucuya seslenmesi ve kıssadan hisse çıkarması meddah hikayelerinin izleridir. Bazı romanların, mesela Taaşşuk-u Talat ve Fitnat ile Sergüzeşt'in olay örgüsü ise aşık hikayelerinin olay örgüsüne benzer.(3) Namık Kemal'in İntibah'ı konu olarak eski halk hikayelerinden Hançerli Hanım esinlenerek yazılmıştır.(4)
Ayrıca, kişileştirmelerde mesnevi kahramanların izleri görülür. Tanzimat romancısı devrin gereği, kahramanlarının birer iş sahibi olduklarını söyler. Ama, romandaki olayların akışı içinde, bu kişilerin işleriyle meşgul olduklarını görmeyiz. Romanın konusu ise ilgili olaylarla o denli meşguldürler ki, işe ayıracak zamanları yoktur. Aynı, mesnevilerdeki kahramanların işsiz-güçsüz, bir saplantının peşinde koşmaları gibi. Kısacası, Tanzimat romanında geleneksel anlatı türlerimizin etkileri mevcuttur.
Meddah hikayelerinin üslubu özellikle Ahmet Mithat'ın romanlarında görülür. Okuma-yazma oranın çok düşük olduğu bir devirde, ilk romanların evlerde sesli olarak okuduğu düşünülürse, sözlü bir geleneğin ürünü olan Meddah hikayeleri üslubunun sesli okumaya yatkın olduğundan romanlarda kullanılması doğal görülebilir.(5) Bazı romanlarda Meddahların yaptıkları gibi, değişik şive taklitleri vardır. Taaşşuk-u Talat ve Fitnat'ta Arap Dadının, Araba Sevdası'nda Laz kayıkçıların şiveleri taklit edilmiştir. Eflatun Bey ve Rakım-Efendi'de uşak Mehmet'in bazı kelimeleri yanlış anlaması orta oyunu izleri taşır. Mesela, Eflatun'a “pantolon”, Mihriban'a “merdiven” der. “Cafe su lait” onun için “karyola”dır. Araba Sevdası'nda da karşılıklı konuşmalar da buna benzer yanlış anlamalar vardır.
Tanzimat romancısının üslubunu belirleyen etkenlerden biri, meddah hikayeleri, orta oyunu gibi geleneksel anlatı türleri olmakla birlikte, yazarın romandaki yerini asıl belirleyen etken onun Tanzimat toplumundaki konumudur. Tanzimat dönemi romancılarının hayatları incelendiğinde, birçok ortak nokta göze çarpar. Aralarında yalnız Mehmet Murat ve Nabizade Nazım yükseköğrenim görmüşlerdir. Ahmet Mithat, Şemsettn Sami, Namık Kemal, Sami Paşazade Sezai ve Recaizade Ekrem ya özel öğrenim görmüşler, ya da Rüştiye'yi bitirmişlerdir. Hepsi en az bir yabancı dil, genellikle Fransızca bilir. Recaizade Ekrem, Mehmet Murat ve Nabizade Nazım öğretmenlik yapmışlardır. Adı geçen romancıların tümü gazetecilik yapmış veya gazete ve dergi yazılar yazmışlardır. Nabizade Nazım hariç, hepsinin en önemli ortak yanı ise devlet memurluğu yapmış olmalarıdır. Hayatlarının bir veya birkaç döneminde memurluktan alınıp sürgüne gönderilmişler veya kendileri yurt dışına kaçmışlar, sonra devlet yönetimi ile anlaşıp yurda geri dönmüşlerdir.
Kısacası, Tanzimat yazarları fazla eğitim görmemiş, devlet memurluğunda yetişmiş kişilerdir. “Memur, aydın”dırlar. Devlete bağlılıkları önde gelir, çünkü maaşlarını devletten alırlar. Hayatlarının bazı dönemlerinde devlete karşı çıksalar bile, bir zaman sonra uzlaşma yoluna giderek tekrar devlet kadrolarında yerlerini alırlar.(6) zaten istedikleri tüm Osmanlı yapısını değiştirmek değil, imparatorluğa faydalı buldukları bazı gelişmeleri Batı'dan almaktır. Bunu yapmaya çalışırken bazen devlete ters düşseler de, devlet için çalışırlar. Amaç, mevcut Osmanlı düzenini sürdürebilmektir. Batı'ya karşı direnebilmek, birçok alanda geri kalmış olan Osmanlı Devleti'nin aksayan yanlarını düzeltebilmek için bazı şeyleri değiştirmek gerektiğine inanırlar. Aydın olarak bunu yapma, halkı bu yönde eğitme görevini kendi üstlerine almışlardır. Batı'da öğrenci konusunda aydınlanan insan olan aydın, Tanzimat döneminde öğretmen konusunda aydınlatan insandır.(7)
“...Tanzimat yazarı toplum öğretmenliğine erkenden girişmiş ve kendisinde siyasal-toplumsal bir misyon görmüştür.”(8) Aydınlar halkı eğitmek için iki araç kullanırlar: Gazete ve edebiyat. Tüm Tanzimat romancıları aynı zamanda gazetecidirler. Onlar için gazete ve romanın işlevi aynıdır: halkı eğitmek. Birçok yazar roman yazmanın gayesini okuyucuyu hem eğitmek, hem eğlendirmek olarak açıklar. Okuyucuya öğretmek istedikleri çok şey vardır.
Ahmet Mithat, Eflatun Bey ve Rakım Efendi'de Osmanlı ve Batı kültürlerinin ideal birleşimini Rakım Efendi kişiliğinde sunarken, yüzeysel alafrangalaşmayı da Eflatun Bey'de tenkit eder. Bu iki kültürün sağlıklı bir biçimde birleştirilebileceğine inanan Ahmet Mithat, aile hayatında Osmanlı geleneklerini savunur. Ama iş hayatında “çalış, kazan, üst sınıfa geç” anlayışıyla iktisadi gelişme ve ferdi zenginleşme taraftarıdır.(9) Türkler'in işte tembel olmalarını ve ticaret ile sanayide ilerlemeyi düşünmemelerini tenkit eder. Çalışkanlık ve özel teşebbüsü halka anlatmaya ve öğretmeye çalışır.(10) Ayrıca, mirasyediliğin, sefahatin insanları nasıl felakete sürüklediğini gösterir. Mesire yerlerinin ahlaksızlığına ve okuyarak öğrenmenin faydalarına değinir. Dürdane Hanım romanı iyi vakit geçirmek gayesiyle yazılmış olmasına rağmen, burada da Ahmet Mithat birtakım konularda okuyucuyu eğitmeye çalışır. Roman okumanın faydalarından söz eder, kadınların toplum içinde karşılaştıkları sorunlara değinir. Fenlerin önemini belirtir ve paranın nasıl değerlendirilmesi gerektiğini anlatır. Henüz Onyedi Yaşında romanında ise randevu evleri ve fahişelerin sorunları üzerinde durur. Randevu evlerinin zararlarını ve tehlikelerini anlatır. Fahişelere kınayan değil, acıyan bir gözle bakar ve bu kadınların çektikleri eziyetleri dile getirir. Dini ahlakın katı kuralları ötesine geçerek insani ahlaka yönelir.(11) Fahişelere yaklaşımıyla insancıl bir ahlak anlayışı getirmeye çalışır. Romanda ayrıca evliliği metheder; roman okumanın ve tiyatroya gitmenin faydalarına değinir; ünlü yaza ve filozoflardan bahseder. Adı geçen üç romanda da olumlu kişiler kitap okurlar ve birkaç yabancı dil bilirler. Böylelikle Ahmet Mithat, bu iki konunu ne denli önemli olduğunun altını çizmiş olur.
Taaşşuk-u Talat ve Fitnat'ta Şemsettin Sami önemli bir toplumsal soruna eğilerek görmeden ve tarafların rızası alınmadan gençleri evlendirme geleneğini tenkit eder. İnsanın, bireyin önemini belirterek kişileri mutsuz eden örf ve adetlere karşı çıkar. İnsan Batı'daki hümanist açıdan bir bakış getirerek hürriyet ve eşitliği savunur.(12) Ayrıca, kadınların sorunları üzerinde durarak kız çocuklarının okutulmasını, bazı kadınların kocaları tarafından ezilmelerini, erkeklerin sokakta kadınları rahatsız etmelerini tenkit eder.
Namık Kemal, İntibah'ta mirasyediliğin ve sefahat hayatının doğuracağı sonuçları bir ebret dersi olarak verir. Bunu yaparken katı ahlakçı bir tutumla kötü göstermek istediği kişilere son derece hoşgörüsüz ve acımasız yaklaşır. Ahlaksızlık yuvaları olarak gördüğü mesire yerlerini tenkit eder. Ahmet Mithat'ın tam tersi bir görüşle devlet dairesinde yükselme hırsını zararlı bulur ve ticaret hayatını kötü gösterir.
Sergüzeşt'te Sami Paşazade Sezai, Osmanlı toplumunu önemli bir kurumu üzerinde durarak esareti eleştirir. Ayrıca, evlenme işlerinde geleneklerin sakat yanları üzerinde durarak gençlerin evlenme kararını kendilerinin vermesi gerektiğini savunur. Kadınların sokakta rahatsız edilmeleri de üzerinde durduğu bir konudur. Araba Sevdası'nda Recaizade Ekrem, bir züppe tipin kişiliğinde romantik edebiyat ve romantik aşk anlayışı ile alay eder. İsraf ve sefahatin tenkidini yaparken, yüzeysel batılılaşmaya karşı çıkarak yabancı kültür hayranlığı ve kendi kültürünü küçük görme ile alay eder. Ayrıca, mesire yerlerini ve Bab-ı Ali'nin cahil ve tembel memurlarını eleştirir.
Mehmet Murat Turfanda mı, Turfa mı? romanında birçok toplumsal soruna parmak basarak bunların çözümü için reçeteler sunar. Kalemleri ve bürolarda çalışan memurları tenkit eder. Osmanlı Devleti'nin gerileme sebebinin idarecilerin ve devlet adamlarının yozlaşması olduğunu belirterek yeni bir idareci sınıf yetiştirmek gerektiğine inanır. Bunun için de tek çözüm yolunu eğitimde görür. Ekonomide himayeci-devletçi bir görüşle zırai kalkınma, sanayileşme ve kooperatifleşmeye önem verilmesi gerektiğini savunur.(13) Taşra teşkilatındaki bozuklukları eleştirir. Pan-İslamcı ve Osmalıcı bir görüşü savunurken, Batı'dan bilim ve teknik alınması gerektiğini gösterir. Kadınların İslam adetlerine göre yaşamaları gerektiğini, ama bunun eğitilmelerine engel olmadığını söyler. Ayrıca, askeriyenin aksayan tarafları, evlenme adetleri, mesire yerlerinin kötülüğü üzerinde durur.
Nabizade Nazım'ın Zehra romanı gözleme dayanan naturalist bir romandır. Bu yönüyle yeni bir roman anlayışı getirir Tanzimat edebiyatına. Ama bu arada da bir çok eğitici konuya değinilir. İsraf ve sefahatin sebep olduğu felaketler sergilenir, bir kadının esir olduğu bir düştüğü çıkmaz gösterilerek esaret üzerinde kısaca durulur. Savcısıyla, tanıklarıyla, delillerin değerlendirilmesiyle bir davanın nasıl bakıldığı anlatılır. Ayrıca, bir tiyatro oyunu, sahne düzeni ve oyundan uzun bölümler anlatılarak imrendirici bir biçimde sergilenir.
Görüldüğü gibi Tanzimat romancısı çok çeşitli konuda eleştiri ve öneri getirir. “Tanzimat toplumunun aydını ansiklopedisyen olma isteğindedir. Devlet adamından yazarına bu toplumun seçkinleri, tiyatrodan gazeteye filoloji ve doğa bilimine kadar her konuya el atma ve düzenleme çabasındadır.”(14) Esaret, evlenme, kadınların toplumdaki yeri gibi konularda eski örf ve adetler eleştirilir, bu konularda bazı değişikliklerin yapılması gerektiği savunulur. Memuriyetin, kalemlerin ve mesire yerlerinin yozlaşmışlıkları gösterilir. Yeni ortaya çıkan züppe tipi ve Batı hayranlığı ile birlikte mirasyedilik ve sefahat tenkit edilir. İsraf ve para kullanma konuları üzerinde durulur. Yani, eski yapının çarpıklıkları gösterilir, yeniye yüzeysel batılılaşmaya karşı bir direnç sergilenir. Özel teşebbüs, ticaret sanayi, ziraat gibi konularda fikirler öne sürülür; yabancı dil öğrenme, okuma, tiyatroya gitme özendirilir. Yani, ekonomik ilerlemeyi sağlamak için çareler düşünülür ve halkı öğrenmeye itmek için çaba gösterilir.
Kısacası, eski yapıda bazı düzeltmeler yapmak, Batı'dan yeni gelen unsurlardan faydalılarını seçip almak ve bunları en sağlıklı biçimde gerçekleştirebilmek için halkın eğitim düzeyini yükseltmek: İşte bu denli çok yönlüdür Tanzimat yazarının üstüne aldığı görev. Bu kadar çeşitli konuda toplumu düzenleme çabasında olan yazarın bu gayeye ulaşabilmek için romanı bir araç olarak kullanırken varlığını hissettirmesi ve aktarmacı, yorumcu bir anlatım kullanması doğaldır. Çünkü Tanzimat romancısı için amaç edebiyat aracılığı ile kendi fikirlerini okuyucuya iletmektir. Kendisi önemlidir; öğretecek kadar şeyi olan bir öğretmen sıfatıyla romanlarında okuyucunun karşısındadır.
E.M. Forster, Aspects of the Novel (Aylesburg: Penguin Books, 1977), s.84
Jale Parla, “Tanzimat Romanında Yazar ve Metni”, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, s.419
Cevdet Kudret, “Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türk Edebiyatı”, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, s.397
Seyit Kemal Karaalioğlu, İntibah Önsöz, Namık Kemal (İstanbul: İnkılap ve Aka Kitapevleri,1984), s.9.
Berna Moran, “Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Roman”, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, s.411
Şerif Mardin, “Tanzimat ve Aydınlar”, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, s.46,54.
Mehmet Ali Kılıçbay, “Osmanlı Aydını” Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, s.55,60,
İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı (İstanbul, Hil Yayın, 1983) s.188.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, (İstanbul Çağlayan Basımevi, 1982) s.458,459.
Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış (İstanbul: İletişim Yayınları, 1983) s.40.
Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman (İstanbul: Varlık Yayınevi,1977) s.47.
Mehmet Kaplan, “Taaşşuk-ı Talat ve Ftnat Romanının Yeni Türk Edebiyatına Getirdikleri”, Beşinci Milletlerarası Türkoloji Kongresi (İstanbul: Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1985), s. 153,160.
Birol Emil, Turfanda mı, Turfa mı? Önsöz, Mizancı Mehmet Murat Bey (İstanbul: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1980) s. IXXXIX.
Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, s. 188.
Hürriyet Gösteri, Mayıs 1986, Sayı: 66, Sayfa: 16-17-18