22 Kasım 2008 Cumartesi

Üye Girişi





< Geri

Yazılışının 100. yılında ilklerin romanı: Eylül
Tamer Kütükçü


Mehmet Rauf'un 1900'de yazdığı ve bu yıl 100. yaşını dolduran Eylül, eleştirmenlerce Türk romanının ilk psikolojik örneği olarak kabul edilmiş, nitekim araştırma ve incelemelerde eserin ısrarla bu özelliği üzerinde durulmuştur. Gerçekten de, romanda insan ruhunun en ince ayrıntısına kadar ustalıkla irdelendiği dikkate alındığında, Eylül üzerinde yapılan çalışmaların neden hep bu noktada yoğunlaştığı anlaşılabilmektedir. Ne var ki bu durum, Türk romanına daha pek çok yenilikler getiren Eylül'ün, yalnız bir yönüyle ele alınmasına ve diğer kayda değer yanlarının gözden kaçırılmasına sebep olmuştur.

Bu yeniliklerin belki de birincisi, Eylül'ün romancılığımıza "zengin içerikli başlık" anlayışını getirmiş olmasıdır. Dolayısıyla Eylül, her şeyden önce adıyla yenidir. Bilindiği gibi ilk romanlarımızda, büyük ölçüde, Taaşşuk-ı Talât u Fitnat gibi, Felâtun Bey ile Rakım Efendi gibi, Cezmi gibi, Zehra gibi, kahramanların adlarını esas alan başlıklar kullanılmıştı. Kuşkusuz, bunda, başlık olarak kahramanlarının adını kullanan geleneksel halk hikâyelerimizin henüz yeni anlatı türleri üzerinde çok etkili oluşunun payı vardı. Aynı dönemde yazılan daha az sayıdaki romana ise, İntibah ya da Aşk-ı Memnu türünden, doğrudan konuyu tanımlamaya yönelik, anlatılanı/öyküleneni bir yönüyle karşılamaya çalışan adlar verilmişti. Mai ve Siyah'la sembolik bir başlık anlayışını benimseyen Halit Ziya'nın da tek anlamlı adlandırmayı aştığı söylenemez. Nitekim bu romanda, reel anlamlarıyla mavi ve siyahtan bahsedilmiyor, sadece hayalin ümit vaat eden güzelliği ile gerçeğin katılığı sembolize edilmeye çalışılıyordu. Halbuki Eylül'de, sararan yaprakları, yağmurları, sert esmeye başlayan rüzgârlarıyla resmedilen reel anlamda bir eylülün yanında, gençlik yıllarını geride bırakmış iki insanın aşkı artık asla eskisi gibi yaşayamayacakları gerçeği de sezdirilmek istenmiş ve esere, olayın hem görünen yüzünü hem de satır aralarında kalan tarafını aynı anda karşılayan zengin çağrışımlı bir ad verilmiştir. Adları dikkate alındığında, kendinden önce yazılan romanlarımızın hiçbiri bu özelliğe sahip değildir.

Eylül, anlatıcısının tavrıyla da yenidir. İlk dönem romanlarımızda anlatıcının iki büyük zaafı vardı: 1. Olayla ilgisi olmayan ayrıntılara çokça yer vermek. 2. Bazı kahramanlara diğerlerinden daha yakın durmak. Sözgelimi, Ahmet Mithat Efendi okuru bilgilendirmek amacıyla, olayın akışını keserek bir yığın ayrıntıya dalıyor, Namık Kemal ise olayı, adeta ideal olarak gördüğü kahramanının omzuna yerleştirdiği bir kameradan aktarıyordu. Bu durum diğer romanlarımızda da az ya da çok böyleydi. Pek çok bakımdan üstat sayılan Halit Ziya bile, Mai ve Siyah'ta basın hayatıyla ilgili gereksiz ayrıntılara girmekten kendini alıkoyamamış, romandaki sanat tartışmalarında da çok net bir tavırla Ahmet Cemil'in yanında yer alarak, tarafsız anlatıcı konumunu yitirmişti. Gereksiz hiçbir ayrıntıya yer verilmeyen Eylül'de ise, betimlemelerin bile ana temayla bağlantılı olarak yapıldığı görülmekedir. Anlatıcının, kahramanlara olan eşit uzaklığı da açıktır. Eserde bir durum, kahramanların her birinin gözünden ayrı ayrı aktarılır. Öyle ki romanın sonunda okur, Necip'i de, Suat'ı da, Süreyya'yı da anlar ve yanlış bir ilişki yaşanmasına rağmen yine de onları yargılayamaz. Aksine her üçünün de kendi içinde haklı olduğunu düşünür. Bu bağlamda, anlatıcının çağına göre çok modern, hatta hükmü okura bırakmasından ötürü post-modern çizgiye yaklaşacak kadar modern bir tavra sahip olduğu kesindir. "Öznel doğa betimlemeleri" de ilkin Eylül'le romancılığımıza girmiştir. İlk dönem romanlarımızda doğa betimlemeleri ya hiç yoktu ya da sırf dekor olsun diye yapılmışlardı. Üstelik yazarlar, bir mekânın bir tek betimlemesi olabileceği düşüncesiyle doğayı bizzat kendi gördükleri biçimde resmetmişlerdi. Halbuki biz dış dünyayı, iç dünyamızdan bakarak görürüz. Dolayısıyla bir yerin, bireylerin ruh dünyalarına göre değişen, birden fazla betimlemesi söz konusudur ve romandaki mekânlar yazarın değil, kahramanların gözüyle, onların psikolojik hallerine uygun olarak betimlenmelidir. Birkaç tesadüfî örneğine daha önceki eserlerde rastlamak mümkünse de, bir bütün olarak buna dikkat gösterilen ilk romanımız Eylül'dür. Nitekim romanda anlatıcı, Boğaz'a ve sonbahara Necip'le Suat'ın gözünden bakar: Aşklarındaki imkânsızlığı gören, dolayısıyla umutları yavaş yavaş azalan Necip ve Suat, aynı çürüyüşü, aynı yok oluşu, Beykoz sonbaharı doğasında da bulurlar. Romancılığımıza "bilinç akışı ve iç monolog" tekniğini yerleştiren de yine Eylül'dür. İlk romanlarımız, "durum"dan çok "olay"a dayanan eserler oldukları için "bilinç akışı ve iç monolog" bakımından hayli fakirdiler. Az sayıdaki denemede ise bu tekniğin bilinçsiz olarak, tesadüfen kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Eylül'de olayın akışı büyük ölçüde bu monologlar üzerine kurulmuştur denilebilir. Bir durumun Necip ve Suat üzerindeki etkisi, her ikisinin ruh dünyalarında kopardığı fırtınalarla ayrı ayrı verilmiş, üstelik yazar, kadın kahramanın monologlarında da en az erkek kahramanın monologlarındaki kadar başarılı olmasını bilmiştir. "Bilinç akışı ve iç monolog" tekniğini uygulayışındaki başarısına paralel olarak, romanın, kadın dünyasını derinlemesine ele alan ilk eser oluşu da ayrıca gözden kaçmıştır. Eylül, kurgusal olarak da çok yenidir. İlk romanlarımızın kurgusu son derece basitti: Serim bölümünden başlayarak olay yavaş yavaş düğümlenir, bir müddet sonra gevşemeye başlar ve romanın sonunda mutlaka bir çözüme ulaşırdı. "Flashback" tekniğinin uygulandığı romanlarda bile üç aşağı beş yukarı bu böyleydi. Başlayan, bir noktaya kadar gerilen, bu zirve noktadan sonra gevşeyen ve kesinlikle bir sonuca giden bir yapı söz konusuydu. Eylül'ün kurgusu, bu yapının ilk yarısına uymaktaysa da son yarısına uymamaktadır. Romanın başındaki durağanlık, Necip'in Suat'a ilgi duymaya başlaması, Suat'ın bunu fark etmesi, bir zaman sonra Suat'ta da benzer duyguların uyanması gibi unsurlarla gelişir. Daha sonra, Necip'in Suat'a ait eldiveni gizlice alması, hastalığı ve nihayet bir masumane öpücükle, olay gittikçe gerilir. Bireyler arası çatışma -önceki romanlarımızda olduğu gibi bir noktaya kadar değil- romanın sonuna değin her sayfada biraz daha artar ve nihayet çözümlenmeyecek bir biçimde düğümlenerek kalır. Bunun içindir ki yazar, eserde çözüme yer vermez, aksine sembolik bir anlatımla çözümsüzlüğü bir kez daha vurgulayarak romanı bitirir. Eylül'e getirilen eleştirilerin büyük bir çoğunluğu romanın sonu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Eleştirmenlerin neredeyse tamamına göre, yazar eserin çözümü(!) bölümünde başka bir çıkış yolu bulamadığı için konakta bir yangın tasarlamış ve kahramanlarını ortadan kaldırarak, en kolay yolla düğümü çözmüştür. Oysa ki benim düşüncem, eserde çözüm bölümünün bulunmadığı, düğümün çözümlenmediği, tam tersine romanın çözümsüzlüğü vurgulayarak bittiği doğrultusundadır. Necip, yıllardır aradığı aşkı Suat'ta bulmuştur ve ondan istese de vazgeçemeyecektir. Suat da her bakımdan uyuştuğu ve üstelik kendisini bu denli seven Necip'i feda edecek değildir. Öte yandan, her ikisi de Süreyya'ya ihanet edemeyecek kadar duyarlı ve onur sahibidirler. Öyleyse, hiçbir suretle çözüm mümkün değildir. Çaresiz, ömürlerinin sonuna değin bu konakta, Süreyya'nın uzaktan bakışları altında, içlerinden yanarak yaşayacaklardır. Yazar, kahramanların bundan sonraki hayatlarını sembolleştirirken, sözü de bağlamış olur: Konakta yangın vardır. Necip ve Suat içeride cayır cayır yanmaktadırlar. Süreyya ise, eli kolu bağlı, sadece dışarıdan seyreder. Bu durumda, kurgusundaki özgünlüğe paralel olarak, Eylül'ün, sembolik bir sona sahip olması bakımından da -ki bence bu, geleneksel anlatı tekniğinden çağdaş roman anlayışına ustaca yapılmış bir aktarımdır- yeni olduğu açıktır.

Bütün bunlara, romanın psikolojik boyutu ve bu konuda da ilk oluşu eklendiğinde, Eylül'ün Türk romanına kazandırdıkları açıkça görülmektedir. Bununla beraber, Eylül'ün sadece Türk edebiyat tarihi açısından önemli bir eser olduğu düşünülmemeli, bugünün okuruna da hitap eden, zevkli bir roman olduğu belirtilmelidir.

Virgül Dergisi, sayı: 30, Mayıs 2000, s. 26-27
idefix'te     ya da HAVALE ile alışveriş yapabilirsiniz.

Lütfen kendinizi tanıtın.
E-Posta
Şifre
 
Şifremi unuttum 

» Üye olmak istiyorum
« Kapat