22 Kasım 2008 Cumartesi

Üye Girişi





< Geri

Eleştirmen Yok Mu?

Bizde eleştirmen olmadığı yakınması yeni değil, fakat çoğu zaman olduğu gibi şimdilerde yeniden gündemde. Buna dergilerde şu sıra fazla rastlamasak bile karşılaştığımız yazarların, bulunduğumuz dost toplantılarındaki kişilerin ortaya geçemediği bir öfke olarak görünüyor, duyuyoruz.

Nurullah Ataç üzerine hazırlanmış bir kitapla konuya girmek istiyoruz. Kitabın son bölümünde Ataç'ın "Eleştiri ve Eleştirmenin Üstüne" yazıları toplanmış. Buradan bazı özetlemeler yapacağız.

"Edebiyat mevkiline hâkim bir münekkit tahayyül etmek korkunç bir şeydir; bir adamın verdiği hükümleri kabul veya vaz'ettiği kanunlara riayet etmek sanatkârı da, hakiki karii (ikisi arasında fark olmadığını söyledik) de memnun edemez, zaten münekkidin vazifesi bu değildir. Bazıları münekkidin yeni eserleri takip ederek iyilerini tanıttırmasını, yani muharrirler ile halk arasında bir hatt-ı vasl olmasını arzu ederler. Bu hizmeti de münekkit kabul edemez; onun emeli reklamcılık değildir. Bu vazifeyi gazetelerin ilân sahifesi pekâlâ ifa eder, hoşuna gidenleri kari kendi intihap etsin. Münekkidin gayesi sevdiği muharirlerin servetinin temin etmek, diğerlerinin kârına mani olmak değildir."
(Akşam, 10.08.1922)

"... Fakat itiraf edeyim ki münekkit isteyen muhtelif münekkitlerin verdiği hükümlerin birbirini tutmadığını, hatta çok defa birbirini nakzettiğini göstererek: "işte derler, tenkit diye bir şey bulunmadığının en reddedilmez delili!" (...) Fakat münekkitlerin de onlara, mevzu hemen hemen bir olan iki romanın birbirine benzemediğini, hatta birinin öbüründe bulunan fikirleri yıkmaya çalıştığını göstererek bunu roman diye bir şey bulunmadığının delili saymaya o kadar hakları olur. Bence doğrusu tenkit de, romanda, şiir de yoktur; münekkitler, romancılar, şairler ve onları mevzu olan birtakım fikirler, hadiseler vardır. Meselâ (...) iki romanın biri bedbin bir ruhum, öbürü nikbin bir ruhun makesi olabileceği gibi o romanlar hakkında yazılacak tenkitler de birbirinden tamamiyle farklı olabilirler.
(Milliyet, 01.11.1932)

"... Her şair, her romancı münekkidi kıskançlıkla ittiham eder ve ömründede bir kere olsun: "Beğenmediysen iyisini sen yap!" der. Nahit Sırrı Bey de bundan kurtulamıyor ve bir tenkit kitabına bunu söylüyor:

"... münekkit de romancıya: "Ben romanlarını yazamam ama sen de benim tenkitlerimi yazamazsın!" diyebilir. Fakat meydan okumaya meydan okumakla cevap veren münekkit pek azdır!"
(Milliyet, 01.04.1933)

"Tenkit, bir eserin daha iyi anlaşılmasını temin için o eseri sanatkârcasına tahlil ve hikâye etmektir..."

"Böyle ise münekkit daima eser sahibine karşı aşağı bir mevkidedir. Yazılan eserin anlaşılmasını temin etmek!" Münekkit ilân memuru mu? Şairin veya romancının elulağı mı? Öyle ise efendisinin hakaretlerine de razı olsun!

"... Fakat biz yine Aka Gündüz'e dönelim. O diyor ki:
"Münekkit hastadır, tenkit de hastalık.
"Münekkit yapamayan demektir;
"Tenkit de yaptıramayan...

"... Bunların (münekkitler) hayatta bir şey -isterse kötü olsun bir şey beceremedikleri için dilerler ki bütün dünya kendilerine benzesin."

"Bunlar Aka Gündüz'ün tenkit ve münekkit hakkındaki en hafif sözleri! Fakat bir noktaya dikkat etmiyor: tenkidi tenkit ediyor, yani o da Münekkitliğe kalkıyor. Acaba o da mı hastalandı? O da mı "sıska, kansız, eciş bücüş, aksırıklı, tıksırıklı, sağ ayağını kaldırıncaya kadar solunu it kapacak kadar bitkin" bir adam oldu?

"... Asıl olan roman yazmak değil, hayatı olduğu gibi kabul edip hiç bir şey yapmamaktır. Madem ki buna razı olmuyoruz, realitenin fevkinde sandığımız birtakım hisler, fikirler kurmaya kalkıyoruz, sonra bunları başka kimselere de kabul ettirmeye çalışıyoruz, birbirimizin mesleğini hor görmeye hakkımız yoktur!"
(Milliyet, 25.06.1933)

"... Her millet, lâyık olduğu hükümete malik olduğu gibi her edebiyat da, lâyık olduğu münekkidi çıkarır. Bizde tenkit, münekkit yoksa bu, hiç şüphe etmeyin, edebiyatımızın da cılız olmasındandır."
(Akşam, 03.10.1936)

"Bizde tenkidin bu yolda saltanat sürmesi, yani tanımak isteğimiz Avrupa edebiyatını asıl eserlerden değil de, münekkitlerin yazılarından öğrenmeye kalkmamız, elden aldığımız bilgi ile malûmat satmamız çok kötülük ediyor. Bu hal bizde hakiki tecessüsün uyanmadığını gösterir. Halbuki edebiyatın bir kıymeti varsa o kıymet şiirlerde, romancılardadır, o şiirlerden bahseden tenkit yazılarında değil. Tenkit yazısı olsa olsa bir eser hakkında malûmat verir; insan hakkında malûmat veren, bizi gerçekten zenginleştiren ancak eserin kendisidir."
(Son Posta, 18.12.1936)

"Münkkit mükemmli isteyen adamdır. Bunun içindir ki asıl beğendiği zaman değil, beğenmediği zaman söyledikleri alâkaya değer sözleridir. Beğendiği zaman bize güzel diye gösterdiği şey, mevcut olan bir şeydir. Onu görmemiz için münekkide ne ihtiyacınız var? Fakat beğenmediği zaman bize mevcut olandan başka bir güzellik teklif eder.

"Bizde münekkit yoktur diyorlar. (...) Fakat "münekkit" derken karilere sözünü geçiren, bazı eserlerin sürülmesine, bazılarının sürülmemesine sebep olan adam demek istiyorlarsa hiç şüphesiz iddiaları haklıdır. Ama böyle bir adam bulunması için evvelâ bir kari zümresi bulunması lâzımdır. O manada tenkit bir yol göstericiliktir; yol soran olmayan yerde rehber bulunur mu?"
(Son Posta, 07.01.1937)

"Hem münekkit birini kötülerken bizi kendine hayran olmaya davet etmez. O, kendisinin kuvvetini göstermiyor, bir şey yaratmıyor ki! Herhangi bir kari gibi hislerini, intibalarını söylüyor. Belki bizim fark edemediğimiz noktaları gösterir; fakat, bir parça dikkat etsek onları bizim de görebileceğimizi ihsas eder."
(Haber-Akşam Postası, 14.03.1937)

"... Çünkü o adam ölmüştür; ve ölülerin kusurlarını da sayıp dökmek ayıpmış... öyle ki, ölmeyi sanatkâr için bir meziyet sanırsınız.

"... Fakat dünyada eser bırakmış adamdan bahsetme bizim de borcumuzdur. O eseri beğenmiyorsak bunu söylemeye, anlatmaya mecburuz. Çünkü o eseri methedenler de bizim taraftar olduğumuz fikirleri tenkit ediyor demektir."
(Haber-Akşam Postası, 17.03.1937)

"Münekkidin bir vazifesi hiç süphesiz eseri baştan aşağı okuyup tahlil etmektir; fakat itiraf edin ki bunun için eserinde bir liyakatı olması lâzımdır. Ehemmiyetini takdir edip de beğenmediğimiz eserler vardır, onları okur, tahlil ederiz, niçin beğenmediğimiz anlatmaya çalışırız. Saçma sapan yazılar için ise elbette böyle bir mecburiyetimiz yoktur."
(Haber-Akşam Postası, 23.03.1937)

"Münekkit gazete medeniyetinin yarattığı en garip mahlûktur. Avrupa memleketlerinden gelen gazetelerdeki tenkit yazılarına bir bakın; her münekkit haftada hiç değilse dört beş kitap okuyor; bunların bazıları da yüz beşyüz sayfalık...

"Demek ki çabucak, koşar gibi okuyorlar. Kariler de acele acele okumadan sonra verilmiş hükümlere itibar ediyor... (...)

"Halbuki ancak ağır ağır, durup düşünerek okuduğumuz kitapları anlayabiliriz.(...) Münekkit, bir eserin özünü kavrayıp onu başkasına da anlatan, o eserdeki yeniliği meydana çıkaran, bünyesindeki meziyetleri ve kusurları görebilen adamsa yavaş yavaş, tekrar tekrar okuması lâzım gelir. Bunun içindir ki her hafta birkaç kitap hakkında fikir beyan eden münekkitlere hiçbir zaman itibarım olmadı. (...)

"Tenkidin elbet de var: bir eser üzerine uzun uzun düşündükten sonra yazılmış olanları... Fakat bunlar hemen hemen hiçbir zaman "professionel" münekkitlerin kaleminden çıkmaz. Yahut onları yazan münekkit her hafta üç beş kitaptan bahseden münekkitler değil, yeni çıkan kitaplara bağlı olanlar değil, gerek eski gerek yeni bir eser, bir muharir hakkında gönülleri isteyince fikirlerini söyleyenlerdir."
(Akşam, 21.08.1937)

"Edebiyat ve sanat tarihleri, şu ilmi denen cinsten tenkitler, edebiyatçılar ve sanatçılar için değildir. Hatta diyebilir ki ne kadar iyi, ne kadar tam olurlarsa edebiyatçı ve sanatkâr için o derece muzırdır. Çünkü onlar her şairin, her sanatkârın kendi getirdiğini göstermeden önce kendinden evvel gelenlerden aldıklarını işaret ederler. (...) Bunun içindir ki sanatkârın birçok şeyler bilmesine lûzum vardır ama hiç olmazsa bir yaşa kadar, şahsiyeti tamamen teşekkül edinceye kadar sanatının tarihini iyice bilmemesi daha hayırlıdır. (Tarihini diyorum, eserlerini değil)"
(Akşam, 22.01.1938)

"Yaşar Nabi: "Hiç kimsenin gücenmeyeceğinden emin olarak söyleyebiliriz: Sanat hayatımız münekkitten mahrumdur." Diyor. (Ulus, 31.03.1938). Bu söz bence de doğrudur, ancak Yaşar Nabi'nin şikâyet edasına itiraz edeceğim ve diyeceğim ki: "Sanat hayatımızda münekkit yoktur, olmazdı, olmaması da daha hayırlıdır." (...)

"... Yaşar Nabi edebi eserleri dikkatle takip eden, onları halka bildiren, onlara kıymet biçen bir münekkit arıyor. Bizde böyle bir adam olamazdı, çünkü cemiyette bir vazifesi fonction sociale 'i yoktur. Şair ve romancı kariden önce yetişir, şiir ve roman yazılmayan bir muhitte şiir ve roman okumak ihtiyacı da yoktur. (...)

"Zaman zaman birçok gazetelerimiz, yeni çıkan kitaplardan makaleler neşretmek istediler. Olmadı. Niçin? Adam mı bulamadılar? Elbette yetişirdi. Gazetelerimizde sinema veya spor sayfalarını idare eden arkadaşlar, edebiyat sayfalarını tertip edenlerden daha mı üstün muharrirlerdir? Hayır. Fakat kariler spor yazılarını, sinema yazılarını istiyor. Onları kaldırın, gazetenin basımı hissedilecek nispette düşer. Edebiyat sayfasının kaldırılması öyle bir netice vermiyor. Şunu söyleyebiliriz: Gazetelerdeki spor ve sinema sayfaları gibi edebiyat sayfaları da zaruri addedileceği güne, yani karilerin gazelerden bunu isteyeceği güne kadar bizde münekkedin fonction sociale'i yoktur. (...)

"... Kariler tarafından sözü dinlenen bir münekkit bulunduğunu farzedelim. O, sanatı seven samimi bir adamsa, yani beğendiği gibi beğenmediğini de açıkça söylüyorsa sanat iyiliğinden çok kötülüğü dokunur. Bir eserin rağbet görmesine yardım ederse beş tanesinin satılmamasına sebep olur. (...)"
(Haber-Akşam Postası 05.04.1938)

"Yahudi milletinin nesil beklemesi gibi Türk muharrirlerinin bir çoğu da bugün objektif münekkit bekliyor. O gelecek, eti ite, otu ata yedirecek. Hangi kitabın değeri var, hangisinin yok söyleyiverecek. İyilerin eserleri harıl gürül okunup kötülerinki, zulmetin güneş önünde eriyivermesi gibi kaybolacak..."

"... münekkitte aranan bitaraflık, hiçbir tarafla ilişiği olmaması değil, belki her tarafa birden ihtirasla bağlanmasıdır. Onun hemen hemen her akideden, her estetikten geçmiş olması lâzımdır."
(Akşam, 14.05.1938)

"... gene zannediyoruz ki bir adamın hem büyük bir hekim, hem de pek bayağı bir romancı olması kaabildir. Hayır, öyle şey olamaz! (...) İyi bir hekim roman yazmayabilir, fakat büsbütün kötü roman yazamaz. Onun yazacağı romanlar muhakkak iyi olur da demiyorum: ancak gülünç olmaz."
(Haber, 20.04.1939)

"Hakiki tenkit için kaidelere göre hükümler verebilmekte değil, o hükümleri etrafa tekrar ettirebilmek değil, yaşayacak eseri keşfedebilmektedir. Hakiki münekkitte bilgiden ziyada sezgi (intution) göze çarpar.

"Her sahada keşif, icattan nadirdir; onun için bizde münekkit yetişmemesine şaşmayalım; her memlekette ve her devirde azdır."
(Akşam, 04.07.1939)

"Siz bir romanı zevkini için okursunuz, eleştirmeci bir ödev diye okuyacak. Siz atlaya atlaya okuyabilirsiniz, eleştirmeci yapmayacak bunu. Siz bir roman okuyorsanız, yazarın ondan önceki romanlarını bilmeseniz de olur, eleştirmeci ise bilecek onları, romancıda bir ilerleme mi var? bir durma bir gerileme mi var? onu kestirecek. Siz bir romanı okurken öteki romanlarla karşılaştıracak, bir çağın ürünleri arasındaki yerini belirleyecek.

"Bizde bir kimse eleştirmecilikle geçinebilir mi? Geçinemez elbette, Geçinemeyince eleştirmecilik edemez. Bunun için gazeteler, dergiler istediklerince eleştirme yazısı ısmarlasınlar, bir şeye yaramaz. Ismarlamıyorlar demektir. (...)"
(Son Havadis, 26.02.1953)

"... Eleştirmenin asıl değerlisi, iyisi, bir işe yarayanı, geçmiş eserleri, dünğn eserleri, artık ölmüş yazarların eserleri üzerine yapılan eleştirmelerdir. Balzac'ın ilk romanını, Hugo'nun ilk şiirini okuyan bir eleştirmeci, o adamların büyüklüğüne nereden kestirebilirdir?

"Bugün dünkülere benzeyen eleştirmeci överek göklere çıkardı? Ama bugünkü romancılarımız arasında kitapları en çok satılan, en çok okunan odur.

"... Sonra kitapçılık bir İndustrie, büyük bir Industrie oldu. Büyük basınevleri, otomobil fabrikaları, kumaş fabrikaları, makarna fabrikaları gibi işliyor. Bir fabrikanın eleştirmeciye ihtiyacı mı vardır? Bir fabrika yeni bir otomobil çıkaracak, bunun satılması için otomobil eleştirmecilerinin onu beğenmesini, övmesini bekleyecek... Böyle bir şey akla gelir mi* Kitap fabrikaları da eleştirmeciyi beklemiyor, onlar da bütün fabrikaların tuttuğu yolu tutuyor, yani çıkardıkları malları ilân sayesinde, ilân gücüyle satmaya çalışıyorlar. Eleştirmenin yeri ilân aldı."
(Son Havadis, 24.09.1953)

Daha birçok parçalar alınabilir Ataç'ın eleştirme üzerine yazdıkları yazılar içinden, ben benzer olmayanları almaya çalıştım. Onları bir araya toplamakla okurun aradığını bulması yönünde Bezirci çok iyi yapmış, ancak bir kötülüğü de yinelemenin ortaya çıkmış olması. Bir kitap olarak düşünülmemiş, yıllar içinde gazete için yazılmış yazılarda bunun önüne geçilemezdi. Parçaları Ataç'ın eleştiri, eleştirmen üzerine hiç de yabana atılmayacak sözler ettiğini anımsamamız açısından aldım. Ülkemizdeki gelişmelere, ya da ters gelişmelere göre yer yer geçersiz kalmış görüşler varsa da çoğu geçerliğini koruyor.

Pratik açından geçerliliğini koruyan görüşlerden biri okurun kitap eleştirisine spor yazısı kadar düşkünlük göstermemesi. Gazetelerin spor sayfasına verdikleri önemle satışları artıyor çünkü. Özellikle futbolun tutkusnu milyonlar var. Orta gelirli bir adam bile Anadolu'dan uçağa atlayıp büyük kente önemli bir maçı seyretmeye gelebiliyor. Memur daire işi bırakıp maça koşabiliyor. Spor uzun yıllar devlet politikası oldu, kitap da "kitap düşmanlığı" yönünden hükümet politikaları oldu. Kitabın futbolla yarışması nasıl düşünülmezse, gazetede kitap eleştirilerinin de spor sayfalarının ağırlığıyla dengeli olması öyle düşünülemez. "Bu bir kültür hizmetidir, aydın olma görevidir, gazeteler kitap eleştirisine yer verse iyi olur" gibi piyasa kurallarına ters düşen dilekler biliyoruz günümüze pek safça istekler olarak karşılanıyor ve kendini aldatmaktan başka bir işe yaramıyor. Burdan şunu çıkarabiliriz, eleştirmen'in yetişmesi, sayısının artması, eleştirme yazılarının sık sık gazetelerde gözükmesi kitap okuyucusunun artmasına, okurun gazeteyi zorlamasına bağlı.

Gene geçerliğini koruyan, hatta o günden bu güne geçerliği artan ikinci görüş kitap satışlarını eleştirmenden çok verilecek ilânın arttıtıyor olması. Ataç'ın dediği gibi o yıllarda yayıncı ilâncılığı bilmiyordu, şimdi çoğu biliyor. Ama kaç yayınevi hızlı bir ilân kampanyası açabilir, açabiliyor? Sonra her kampanya karşılığını veriyor mu? Gerçi kampanya başka ürünlerde de karşılık vermeyebiliyor. Nedir ki kitaba yapılan yatırımın riski karşılama gücü daha az.

Ataç bir şeyi gözardı ediyor. Yazarlarımız kitapları için çıkacak eleştirmeyi yalnızca satışı arttırması yönünden beklemiyor, daha çok nerede olduklarını, ne yapabildiklerini bilmek açısından bekliyor. Yazar ne yaptığını, nerede olduğunu bilmez mi? denebilirse de en çok bilen bile bunu bir de kendisi dışında birinden, eleştirmenden duymak istiyor. Çünkü olumlu bir yzı yazarı yeni çalışmaları için hızlandırıyor.

Fakat eleştirmeye bu kadar bağlılık, ondan bir şeyler beklemek genede yılların "dar pazar" alışkanlığı. Öyle sanıyorum ki yazarlar büyük satışlara ulaşsa eleştirmeye bu kadar bel bağlamaz, onu böylesine önemsemez. Eleştirmence beğenilmek şimdi erek, o zaman ise süs olur.

Sinema tutkusunun yaygın olduğu yıllarda film eleştirileri gazetelerde büyük yer kaplıyordu. Günümüzde sinemalar yerini büyük ölçüde televizyona bıraktı. Arada gösterilen filmler, TV filmleri üzerine tanıtma yazıları okurun ilgisini çekmeyi sürdürüyor. Bir de dizilerin oyuncuları üzerinde taze dedikodular okurların ilgiyle izlediği şeyler. O halde gazetelerde sinema üzerine yazılar eski genişliğini korumuyor da olsa ondan büsbütün vazgeçilmiş değil. Ancak önceki yıllardaki film eleştirmenleri ortalıktan kaybolmuş. Onların yerini imzasız özetlemeler almış. Demek sinema yazılarının okur üzerinde eski ağırlığı yok. Bu da o konudaki eleştirmenlerin alandan büyük ölçüde çekilmek zorunda kaldığını gösteriyor. Onların alandan büyük ölçüde çekilmek zorunda kaldığını gösteriyor. Onların yerini ekonomi yazarları aldı. Her gazetede bir sayfayı da ekonomi haberleri kapladı. Gelecekte pazarlama konusuna da bütün bir sayfa ayrılabilir.

Ataç'ın son yazılarından bu yana şiir, öykü, roman çalışmalarında hatırı sayılır bir birikim oldu. Örnekler güç beğenir eleştirmenlerimizi gene doyurmuyorsa da o günden bu güne farklı durumda olduğumuz ortada. Birikim gelecek yıllarda daha da artacak. Buna karşın eleştirmeyi iş edinmiş kişi yetişmiyor, kolay kolay da yetişmeyecek? Niye mi?

1) Kitap satışlarında hızlı bir tırmanma olmadıkça okur kitap eleştirme yazılarını aramayacak, aramayınca da gazeteler böyle yazılar koyma gereksinmesini duymayacaklar. Buarada Ataç'a katılıyoruz.

2) Eleştirme yazıları ancak dergilerde ya parasız, ya da küçük bir para karşılığında yer buluyor. Beşyüz ile bin lira arasında paralarla iyi bir eleştirme yazısı yazılamaz. Kendi eleştirmenliğe veren kişi o paralarla geçinemez. Bir yazı, kitabın okunması, üzerinde düşünülmesi, yapılacak karşılaştırma ve araştırmalarla Ataç'a göre yazarın üç-beş günü on yazı nerede yayımlanacak? Yer bulundu diyelim, karşılığı ne? Bir temizlik işçisi, tezgâhtar daha fazlasını alıyor. Yazılar hazırlanırken makine, makine şeridi, kopye kâğıdı gibi masrafları da unutmayalım.

3) Şair, öykücü, romancı da birtakım sıkıntılara, masraflara katlanarak çalışıyor, bu iş temizlik işçiliğiyle karşılaştırılamaz denebilir. Ancak onların çalışmaları kitaplaşabiliyor ve iyi bir çalışmaysa yazarına ün sağlıyor. Ün yeni basımlar ve kabarık bir telif ücreti getiriyor. Pek az yazarımız kitaplarıyla geçinebildiğine göre "kabarık telif ücreti" konusunda iyimser değilliz. Öyle bir düş görülüyor! Eleştirmenin böyle bir düşü de yok, eleştirme yazıları çoğunlukla kitaplaşmıyor, kitaplaşanlar da satmıyor.

4) Ataç bir yazısından, "Okurun parasının kıt olduğu zaman eleştirme yazısı okunur, para şimdi bol, okur reklâma bakarak kitap alıyor, beğenmezse bir kenara atıp yenisini alıyor" diyor. Buna katılmıyoruz. Şu günlerde paranın bol olduğu söylenebilir mi? Gene eleştirme yazısı okunmuyor. Eleştirme okunuyor olsa onların yer aldığı dergilerin satışı her sayı artar. Okur gazeteyi, dergiyi, kitabı pahalı buluyor, çünkü yiyeceğinden arttırıp ona para ayıramıyor. Bol para harcayanların ise bu tür şeylerle zaten hiçbir zaman ilişiği olmadı.

5) Masrafını zor çıkaran dergiler, üç-beş bin satan kitaplarla yazıya daha çok para isteme düşleri kurmayalım. Dergi sahibine, yayımcıya öfkelenmek de çıkar yol değil. Bu işin piyasası var mı, yok mu ona bakalım. Yoksa onu yaratmak, malımıza pazar bulmak biz yazarlara düşüyor. Pazar olmadıkça kitabımızı bir yayınevinin listesine sokmak küçümsenmese de yakınlarımızı giderici başarı değil. Eleştirmen'in var oluşu geniş pazarın arkasında yatıyor.

6) Koşullar değişmedikçe niye eleştirmenliği meslke edinmiş yazar arıyoruz. Gene Ataç bir yazısında, yaratıcılıktan gelen yazarların çözümlemede, değerlendirmede daha başarılı olduklarını, daha az yanıldıklarını, mesleştaşlarını bunların daha iyi anladığını söylüyor. Bezici de bunu, "eleştirmeye yatkın" yazarlar koşuluyla bir parça benimsiyor. Niye gökten eleştirmeci inmesini bekliyoruz? O tür yazılar yazmaya yatkın yaratıcı yazarlar şimdilik bu işi görebilir. Başka türlüsünü beklemek gerçekleri zorlamak olur. Belinsli gibi bir eleştirmen bile veremeden ölüp çocuklarını sersefil ortada bıraktığına göre bizde eleştirmene hiç hayat yok! Gene de Tanrı'dan umut kesilmez bile bile bunu göze alıp yola çıkanlar bulunabilir.
idefix'te     ya da HAVALE ile alışveriş yapabilirsiniz.

Lütfen kendinizi tanıtın.
E-Posta
Şifre
 
Şifremi unuttum 

» Üye olmak istiyorum
« Kapat