"Benim önemim yaşadığım günlerdir." demişti Ataç. Ama bu sözü doğru çıkmadı: Ataç hâlâ önemli. Kitaplarının yeni baskılarına başlanan Ataç birçok tartışmayla birlikte yeniden gündemde.
"Öyle derin bir anlamı yoktur benim yazıklarımın, gelecek yüzyılların kişileri yeni bir acun görüşü yeni bir yaşama yolu bulmamayacaktır benim yazılarımda. Benim ölümümden az sonra belki de öldüğüm yıl içinde unutuluveririm. Olur üç-beş arkadaş, gönüldeş aralarında konuşurken anarlar beni, o başka, ama bir yazar olarak anılmam... Beni önemim yaşadığım günlerdedir."
Nurullah Ataç, bu satırları otur küsur yıl önce yazmıştı.
Gerçekten de o güne söylüyordu sözlerini; döneminin "acil" sorunlarıyla ilgiliydi daha çok. Ama onu bugüne taşıyacak bir kanal her zaman boş kaldı, onun gibi biri gelmedi. Evet, Can Yayınları tarafından bugünlerde kitaplarının yeni baskıları yapılan Ataç, beraberinde getirdiği tartışmalarla yeniden gündemde.
"Nev"i şahsına münhasır..." Kimdi Ataç? Bugün kültür işlerine az buçuk bulaşan herkes biliyor onun "vasıflarını": İlkin denemeci, eleştirmen; biraz daha büyük bir üst başlıkla söylersek, kültür adamı ve hepsini gölgesine alacak bir ekleme: Dilci... Bütün bunlar bir araya geldiklerinde Ataç ediyorlar mı? İşte bunu söylemek çok güç. Günümüzün aritmetiği böyle bir toplama işlemine izin vermiyor. Çünkü yazılanların sonunda, onu, sağlığında hiç hoşlanmayacağı bir deyimle karşılayacağız: "Nev"i şahsına münhasır..."
Konuklarının karşısına "ropdöşambr"ıyla çıktı diye defalarca özür dileyen birinden söz ediyoruz; günlük hayatında en içli dışlı olduğu insanlara bile "adabımuaşret" sınırları içinde davranan birinden, eski bir İstanbul beyefendisinden... "Neden içmeyeyim?" İçmeden on bin lira borcum var, içtikten son on bin lira alacağım çıkıyor" diye yanıt verenleri destekleyen bir "akşamcıdan"; "Kumar oynamanın zevki nedir?" sorusuna , "Aman canım, Pascal bile çözemedi bu soruyu" diye geçiştiriveren bir "kare köşesi"nden söz ediyoruz. Gürültü kirliğine, "ve" bağlacına, abuk sabuk bir Fransız hayranlığına savaş açmış, radyonun gelişmesinin bizleri okuma külfetinden kurtaracağına inanmış birinden, Nurullah Ataç'tan söz ediyoruz.
"Edebiyat terörü." "Edebiyatla ilgilenmeye başladığımız yıllarda, 1950 yıllarının ortalarında, Nurullah Ataç'ın "edebiyat terörü" ile karşı karşıya kaldık. Edebiyat terörü diyorum. Çünkü Nurullah Bey'den neredeyse herkesin ödü kopuyordu. Ataç, Türk edebiyatının neredeyse tek seçicisi gibiydi. Ataç'ın övgüsü edebiyat alanında kendini kabul ettirmenin kanıtı sayılıyor, yergi ya da eleştiri ise söz konusu edebiyatçının "işini bittiği" anlamına geliyordu." Hilmi Yavuz, Ataç'ın ortalığı kasıp kavurduğu dönemleri böyle anlatıyor. 1921'de Yahya Kemal'in yönettiği Dergâh dergisinde Ahmet Haşim"in "Göl Saatleri" üzerine yazdığı bir eleştiriyle başlayacak Ataç'ın, eleştirmenlik serüveni 1957'de, ölümüyle birlikte noktalanmış. Bu arada Ataç'ın bütünüyle öznel, kimi zaman aklına estiği gibi biçimlendirdiği "tezgahından" geçmeyen kalmamış.
Ataç bir zamanlar çok tuttuğu toz kondurmadığı isimleri bile günü geldiğinde "harcamaktan" kaçınmamış. Çok sevdiği Yahya Kemal'i dil konusundaki tutumu yüzünden defterden silmiş. Yaşamının son yıllarında yakın dostu Ahmet Hamdi Tanpınar'la selamı sabahı kesmiş. Hatta Tanpınar'ın "Beş Şehir" adlı yapıtına yazdığı ağır eleştirinin sonuna, buruk bir şifre koymayı bile ihmal etmemiş: "Biliyorum, sana borcum var Hamdi. Allah bana, ben sana Hamdi."
Terk ettiği isimlerin sayısı hiç de az değil. "İyi iş çıkar" dediği Attilâ İlhan'ı, Behçet Necatigil'i, Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı bir kalemde silivermiş. Ona karşı çıkan şiddetlerine göre cezalandırmış Ataç. Örneğin kendisine "Münekkit Nurullah Efendi" diye çıkışan en sevdiği şairlerden Orhan Veli'yi "Şâkuli Solucan" (dikey solucan) lakabını takarak paylamış. Ataç, gene de "sağı solu belli olmayan bir adam." Sait Faik", "İki Münekkit Tipi" başlıklı bir yazıyla Ataç'ı epeyce hırpaladığında tozu dumana katan bir yanıt bekleyenleri hayretler içinde bırakmış: "Bilirsiniz, yalan söylemem ben. Kıskandım Sait Faik'i, öyle bir yazı için şimdiye kadar yazdıklarımın da, bundan sonra yazacaklarımın da hepsini verebilirim."
Divan mı, devrim mi? Ataç'ın yapıtı elbette sadece edebiyat alanında değerlendirilmiyor. Çünkü Ataç'ın yapıtı elbette sadece edebiyat alanında değerlendirilmiyor. Çünkü Ataç, aynı zamanda öz Türkçe'nin yaygınlaşması için çalışmış, bu uğraşını sonuna kadar da götürmüş. Ama o kadar "son"a gitmiş ki, orada da yalnız kalmış, "Şiir"e "yır", "sözcük"e "tilcik", "sanat"a "dörüt" demesi birçok insan tarafından garip karşılanmış. Yine de Ataç yapıtının bugünkü dile bıraktığı, oldukça verimli bir delta var karşımızda: Ataç, bilinç, erdem, ilke, olay, bellek gibi sözcükleri inatla kullana kullana dilimize yerleştiren, bugüne taşıyan dilci tavrı, şapka çıkarılacak bir tavır.
"İyi bir denemeci olabilirdi, ama o, misyonunu seçti ve bir deneme memuru oldu." Ataç hakkında öne sürülenlerin bir ortak paydası da bu görüş. Bir memurdu Ataç,, bir misyonerdi. Çok iyi Fransızca bilen, Batılılaşmanın tek çıkar yol olduğunu söyleyen, devrimin temel ilkeleri olan "altı ok"a bağlı bir memur.
"Prospero ile Caliban" başlıklı denemeler dizisinde bir anahtarı var Ataç'ın; çok temel sorular soruyor Ataç: Batı'ya nasıl katılabiliriz, gerçek aydını nasıl bulabiliriz, yaratabiliriz gibi... Ancak her şey yolunda gitmiyor. Ataç'ın yapıtları özel bir gözle okunduğunda iyice fark ediliyor, bütün akılcılığına karşın Doğulu bir yanından sıyrılmamış: Bir Batılıya yakışmayacak kadar duygusal.
Divan edebiyatını çok sevmesine, bilmesine rağmen divan edebiyatının en büyük düşmanı kesilmesi, aslınca akılcı gibi görünen duygusal bir tutum. Nitekim divan edebiyatı uzmanlarından "kadim dostu" Tahir Nadi Efendi'yi anarken, Ataç'ın bu yanı "sızıntı" yapıyor. Devrimin gereklerine bir türlü ayak uyduramayan, ama inatla şapka takan, Doğululuğunu örtmese de Batılı giysiler giyen bu dostunu yolcu ederken belki de kendi yazgısını vurguluyordu.
Ataç: "Onun gibi birkaç kişi daha var, onlar da er geç göçüp gittikten sonra, bir daha kimse inanmaz onların yaşamış olduklarına. Bugün biri çıksa da Tahir Nadi Efendi'nin hayatını, görüşlerini, düşüncelerini yazsa, o kitabı elli yıl sonra okuyacak kimse: "Masal bu, romancı uydurması" der. Bizim devrim dediğimiz de budur işte."
Ataç'a birçok açıdan yaklaşabilir, üstelik her bir yaklaşım açısı bol "ganimet" de getirebilir. Ancak bütün bunlar çok fazla önemli değil, önemli olan satır araları...
Ataç'tan...
- "Köylü bizim efendimizdir" dediler mi önemli bir söz ettiklerini sanıyorlar. İlle bir efendileri olsun istiyorlar. Benim efendim yoktur. Ne köylü benim efendimdir, ne de ben köylünün efendisiyim.
- Bir ihtiyarlar çağı geçiriyoruz, gençlere vergi bir hal olan şımarıklık onun için bir suç sayılıyor. Ben, şımarık gençleri günümüzün istediği o sünepe, köhne kafalı gençlerden yeğlerim.
- Okurların bir yazıda düşünce bilgi aradıkları kendi düşüncelerine, kendi bilgilerine uygunluk değil mi? Okurların çoğu, okudukları yazılarda kendi inançlarının, kendi düşüncelerinin bir yankısını aramıyorlar mı? Bakıyorsunuz, sağcılar sağcıları, solcular solcuları beğeniyor, yalnız birbirlerinin dediklerini, düşündüklerini anlıyorlar.
- Ne anlaşılmaz, ne yüz kızartıcı bir iştir bu ölüm kıyını (cezası)! Şunu sorayım size: Bir yargılının ipini çekebilir misiniz, en yaman, en yavuz yargılının ipini? Siz çekemezsiniz, sizin yapamadığınız, gücünüzün yetmediği için değil, içiniz götürmediği için, kendinizden utandığınız için yapamadığınız bir işi başka bir kişi oğluna, niçin yaptırıyorsunuz?
- Ölümden korkmuyorum, yalnız öldüğüm gün gazetelerin "Ataç vefat etti" diye yazmalarından korkuyorum.
BUGÜN ATAÇ'I NASIL DEĞERLENDİRİYORLAR?
Vedat Günyol
Her şeyden önce onun, bir düşünce adamı, bir eleştirmen, bir dilci ve bir denemeci olarak edebiyatımızda etkin bir rol oynadığını göz önünde tutmamız gerekir. Doğu ve Batı sanatını, sindirip damıtmış, ama daha çok Batı sanatına gönül vermiş bir düşünür olarak ele almalıyız onu. Türkçe'ye onurlu bir düzey kazandırma yolundaki çabalarını saygıyla karşılamalıyız. Ataç, denemeci olarak hep kendini ön plana almıştır, Montaigne gibi. Eleştirmen olarak da, tıpkı Andre Gide gibi, dönemin sanat yapıtlarına hep kuşkucu bir bakışla yaklaşmıştır, her zaman şeytanın avukatlığını yaparak. Her sava bir karşı savla yaklaşırken, düşünce özgürlüğünü korumaktı derdi başı. O soran, soruşturan aklın savunucusuydu.
Hilmi Yavuz
Bugün Nurullah Ataç'ı yeniden okuduğumda bilgisini son derece kısıtlı, beğenisini ise ortalamnın biraz üstünde bulduğumu söylemeliyim. Görüşleri çoğu kez öznellikten ileri gelen tutarsızlıklarla malûldu. Dilin özleştirilmesindeki aşırılıklarının daha sonra TDK'ya yöneltilen eleştirileri hazırladığını düşünüyorum. Kısaca derinliği olmayan, yani sığ, ama zeki taktisyen. Hiç mi beğendiğim yanı yok? Var elbet. Divan edebiyatından seçtiği bazı beyitler, onun belirli bir divan beğenisi olduğunu gösterir. Ben, Ataç'a, yazı yazdırmaz, olsa olsa çeviri yaptırır (onu da sıkıca bir redaksiyondan geçirerek - çünkü "Tehlikeli Alakalar" Choderlos de Laclos'un olmaktan çıkmıştır) ya da divan edebiyatından mısra ve beyitler antolojisi hazırlatırdım, o kadar!..
Entelektüel donanımı, üstlendiği misyona tekabül edecek düzeyde değildi, ne yazık ki...
Konur Ertop
Ataç ders veren biri olmaktan hep kaçındı. Amacı ders vermek değil düşündürmekti. Gene de okurlarının çağdaşı yazarların ondan öğrendikleri azımsanamayacak kadar büyüktür. O, düşünürken, yargılarken hazır kalıplardan kaçınmanın, duyguların değik aklın ışığında düşünmenin önemini gösterdi. Doğru düşünmekte, doğru ve güzel yazmakta dilin payını, halkın konuştuğu dilin canlı sözdiziminin değerini öğretti. Bunların hiçbirinin bugün geride bırakılmış, aşılmış sorunlar olmadığını düşünüyorum.
(…)
Nokta Dergisi, 12 Şubat 1989 yıl: 7 sayı: 6 - Sayfa: 70-71-72-73