Engin Ardıç, dokuz köyden kovulanlarınların son neslindendir. Ardıç'ın dokuzuncu köyü Gelişim Yayınları'ydı. Nokta Dergisi'nde İzlenimler adlı bir köşesi vardı. Bir gün patronou Ardıç'ı çağırdı ve "Sen beni seviyor musun?" diye sordu, o "Evet, seviyorum." dedi. Ve istifa etti. Ama dokuzuncu köyün yüreğinde izleri vardı. Oraya ilişkin izilenimlerini yazmadan da edemedi. Aslında yazdıkları tüm yayın kuruluşlarında yaşananların aşağı yukarı benzeriydi. Ama Gelişim Yayınları'nda çalışan arkadaşları pek de o konuda değildi ve müthiş tepki gösterdiler. Ardıç'ı yayıncı bulması kolay olmadı. Kitabının hakkında kimse yazı yazmak istemedi. Hemen herkes "kol kırılır yen içinde kalır" konusundaydı. Bab-ı Ali'nin kirli çamaşırlarıyla kimse ilgilenmezdi. Kanılar doğru çıkmadı. Herkes ilgilendi. 1. Baskı hemen tükendi. 2. baskı da oldukça iyi satıyor. Tüm bu kavga gürültü arasında Engin Ardıç Tempo'da izlenimlerini yazmayı sürdürdü. Diğer taraftan da sessiz sakin roman yazmaya başladı. Bu romanın haberini alır almaz Ardıç kuşunun izine düştük ve Tempo'nun yazı işlerinde küçücük bir masada gencecik bir Oğuz Atay hayranıyla sözleşirken yakaladık. Soluklanmasına bile fırsat vermeden başladık sorularımızı sormaya.
(…)
- Roman yazmak nereden aklınıza geldi?
- Roman, her Türk yazarının gönlünde yatan aslandır. Bende de vardı bu arzu. Hatta yakın çevremde de alay konusu olmuştur. Benimle dalga geçerlerdi; yapamazsın diye. Sonra böyle çarpıcı bir konu yakalayınca artık yazsam iyi olur diye düşündüm arkası gelecek. Üç dört projem var. Ama romancı olmak için insanın zamana ihtiyacı var. Orhan Pamuk'a gıpta ediyorum. Ne kadar uygun şartlara sahip. Tabii ona karşı benim de bir avantajım var. Yayıncılar peşimde dolaşıyor. Orhan'ın böyle bir şansı yoktu ilk romanı yazarken. Yaşadığım eziyetler, Cağaloğlu hammallığım beni avantajlı duruma getirdi, ne yazsam basacak yayınevleri var.
- Romanımıza niçin 1999 adı koydunuz?
- 1399 yılında tek günde başlayan biten bir roman. Bunu da tabii Joyce'un Ulysses'inden arakladım. Bunu ilk yapan Joyce'tur. Kitap şaka bir yana Ulses'in taklidi değil. Batıdaki örneklerde olduğu gibi alternatif bir tarih yani, tarih o yönde değilde başka yönde aksaydı ne olurdu? Batı da çok örneği var. Edebi örnekleri de var: Kurduğu bilimcilerin ürettiği saçma sapan örnekleri de var. Piyasa için mal ürettiklerinde işin içine merih canavarlarını katıyor, işi piç ediyorlar. Yine de bu tür, öteden beri benim çok ilgimi çeker. Edebiyat dışı kabul edilmesine rağmen...Türk yazarlarının bu süre itila etmemelerinin bir çok nedeni var. Öncelikle çoğu yazarımız yabancı dil bilmez. Bu tür romanlar Türkçe'ye çevrilmediği için okuyamamışlardır. Bilenler de korkarlar. Çünkü böyle bir şey yazdıklarında iki Jdanolcu çıkıp bunu edebiyat dışı, gerçek dışı ilan edip canınıza ot tıkarlar. Çünkü benim romanımın türü Jdanol denen hırtın koyduğu dangalakça kurallara uymaz. Türkiye'de hırstan geçinmediği için Türk yazarları bu türe iltifak etmez.
- Orhan Pamuk'un Beyaz Kalesi'yle benzer türde diyebilir miyiz?
- Benzerliği yok. Orhan orada gerçek bir günlükten yola çıkıyor. Günlüğü yakından izleyip ona ficilon katarak, tarihi roman değil tarihte geçen güzel bir roman yazdı. Benimki çok farklı.
- Günümüz romanlarımızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Ahmet Altan'ı gazeteci olarak çok başarılı buluyorum. Siaysi düşünceleri dışında mesleki açıdan gazeteciliğini çok beğenirim. Romancı olarak kendime çok yakın bulmuyorum. Latife Tekin müthiş gelenekli bir kız, Yalçın Küçük'ün suçlarını şiddetle telil ediyoyorum fakat, Latife yorucu bir yazar, Latife'yi zorlayarak ve çaba sarf ederek okumak gerekiyor, bir süre sonra da insanı yoruyor. Tabii tüm bunlar okuyucu olarak görüşleri yazar olarak romancı olarak değil. Mehmet Eroğlu bence ikisinden önemli ama arkasını getirecek mi bilmiyorum. Çok ilginç bir tip yarattı. Onlardan daha çok romancı, Orhan Pamuk da çok yetenekli bir yazar. Fakat onda şiir eksik, uslupçu değil. Latife müthiş uslupçu Orhan kuru. Hulki Aktunç'u da anmalıyım. Kayda değer bir yazar. Ama onda da uzun süre reklam yazarlığı yapmasının etkisi seziliyor. Çok kapalı şeyler yazıyor. Hulki'yi okumak için Latife'den on misli daha fazla çaba göstermek gerekiyor. Hulki ufak bir zümrenin yazar halini aldı. Bunda tekniğinin uslubunun etkisi var. (…) Yaşar Kemal reklamcılık yapsaydı 600 sayfa yerine 200 sayfa yazmasını öğrenirdi…
Metin Celâl, Cönk Dergisi
Meraklısına Not: Bu kitabın yazılıp yazılmadığını bilmiyoruz ancak henüz basılmadığını belirtelim…